Tatilde çocukları ödevlerle, testlerle sıkma taraftarı hiç olmadım. Doyasıya yaşasınlar günlerini, ilerde tatil denince anlatacak bol bol çocukluk anıları olsun. Falanca tatilde ne kadar eğlendiklerini, filanca yerde neler gördüklerini anlatsınlar... Hangimiz istedik ki yaz tatilinde oturup ödev yapmayı! Evet, bir de gerçekler var tabii, onu da başka bir zaman konuşalım:)
Çocukların okulu yaz tatili ödevleriyle birlikte "okumanızı önerdiğimiz kitaplar" başlığı altında mutlaka bir okuma listesi veriyor. Ek olarak okuduktan sonra da doldurması için kitap inceleme formu ve hikaye haritası. Sabit birkaç kitaptan ziyade böyle bir liste olması iyi. Kaldı ki bu liste dışından da okunsa kabul görüyor, bir sınırlama yok yani. Okulun listesi şöyle:
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Haziran 2015 Perşembe
28 Ağustos 2013 Çarşamba
"Leg Godt", İyi ki Varsın!
Ne demiş Danimarkalılar, "Leg Godt", "iyi oyna" ya da en iyisi bildiğimiz adıyla LEGO!
Bilmeyen yok; basit olduğu kadar, yaratıcılık ve el becerisi kazanma gibi önemli kazanımları eğlenceyle birlikte bünyede barındıran bir oyuncak markası desek yetmez ama idare eder:)
Lego ile tanışıp, nasıl bir dünya ve oyuncaktan fazlası olduğunu öğrenme sürecim çocuklarla birlikte başladı. Benim çocukluğum yokluk içinde geçti gibi bir 'acıtasyon' yalan olur ancak doğru dürüst bir oyuncakçı da anılarımda yer etmemiş. Olsaydı da Lego olur muydu, ilk olarak ülkemize ne zaman geldi gibi soruların cevaplarını da bilmiyorum. (tahmini 80`li yıllar)
Sonrasında adını duyduğum Lego, benim için sadece bir oyuncak markasıydı, Türkiye`de birbirinin içine geçen aşağı yukarı her oyuncağa söylenen isimdi, pahalıydı ve 'çakma' modelleri boldu.
Bu düşüncenin üzerinden yıllar geçti, son 11 yıldır çocukların büyümesinde her adımda kullandığımız Lego`yu tanıdım, çıkan her modeli hayranlıkla izledim , yenilikleri çocuklar kadar heyecanla takip eder hale geldim. Evdeki en eski Legolar ise eşimin çocukluğundan, yani 50 yıllık nerdeyse!
Discovery Channel idi sanırım, bir gün Lego ile ilgili bir belgesele rastladım. Benim için en ilginç bölümü tasarım ekibiydi. Lego`nun mini figürlerindeki yüzlerin nasıl tasarlandığını anlatıyordu; hırsız, polis, kovboy, itfaiyeci...çizimden önce çocukların gözünde onların nasıl göründüğü araştırılıyor, yani hırsız deyince bir çocuğun aklına nasıl bir yüz, kıyafet, aksesuar geliyor gibi. Çocuklara yaptıkları anketler, sorular eşliğinde şekilleniyor, Lego City`de hangi trenler kullanılacak, gene aynı yöntemle tespit ediyorlar.
Aynı belgeselde dünyada ilk bilgisayar oyunlarının yoğun olarak oynandığı dönemde Lego`nun birkaç yıl zarara uğradığı belirtiliyor, bunu da teknolojiye yenilmeyip Disney film figürlerini ve oyunlarını piyasaya sürerek aştıklarını anlatıyorlardı. Arkasından gelen Lego Teknik ise sadece çocukları değil, büyükleri de peşinden sürükledi. Lego Mimari serisini de bilmeyenler için not düşmüş olayım. Çocuklar bir yana benim favorim Lego City. Piyasayı takip etmek adına çıkardıkları, ismini bile söyleyemediğim o tuhaf karakterleri ise hiç sevmiyorum.
Tekniğe çok meraklı biri olmasam da gaza gelmeye müsaitim demek ki, geçen yıl Peer Ole Lego Teknik serisinden dozeri almaya ikna etti beni. Zırt diye alınacak bir şey değil tabii, bir kısım karne hediyesi gerisi kendi kumbarasından olarak birleştirdik. 4 kişi, 3 günde çalışır hale getirebildik! Yapmaya çalışırken söylendim durdum, arada kendime de kızdım. Nasıl detaylı, tasarımı tam bir deli işi! Bu kadar günden sonra aklımda tek bir soru vardı: "ya çalışmazsa?" Çalıştı ve mutlu son:)
Bu yaz geleneksel Hamburg ziyaretine Lego adını duyunca bir sergi daha ekledik. 3 yıl önce gittiğimiz Danimarka Billund`daki Legoland hafızalarımıza kazınmıştı. Böylesine bir etki beklentimiz olmasa da Hamburg`da geçici olarak Lego Zeitreise sergisi olduğunu gitmeden önce not etmiştim.
Sergi Hamburg Arkeoloji Müzesi`nin bir bölümünde. Çocuklar için giriş ücretsiz, bizim ödediğimiz ücret de sadece sergi değil, müzenin tamamı için geçerli. Rehber eşliğinde gezilebildiği gibi, Lego`dan mamut yapıp doğum günü kutlamak da mümkün:)
"Müzeciliği onlardan öğrenecek değiliz" kıvamında olamıyoruz ülke olarak. Şöyle ki; böyle basit bir Lego sergisi olarak görünen bir sergi bile arkeolojik bulgularla birleştirilerek, dönemler Lego ile inşa edilmiş. Diğer yandan çocukların anlayabileceği şekilde açıklamalarla objeler sergileniyor, yani herkesin kafasında en basit şekilde zaman yolculuğu başlamış oluyor.
Taş Devri, Romalılar, Vahşi Batı, Çin İmparatorluğu, Mısır, Vikingler, Antik Yunan, günümüz şehirleri... Minik detaylar arasında kaybolma oyunu... Bu oyunda çocukların görevi dönemsel yapılmış 12 hatayı bulmak!
Taş Devri`nde pusulanın işi ne? Ya Antik Yunan`da hız tabelası? Sahi duvar saati o dönemde var mıydı?
Çok büyük bir sergi değil ama tüm bu hataları bulmak için birkaç tur atılıyor, arada kopya çekildiğine de tanık oldum ama neyse geçmişi çok kurcalamanın anlamı yok:)
Kapanışta herkes dilediği gibi Lego oynasın, dünyadan kopsun diye oyun köşesine bırakıyorsun çocuğunu, dilersen kahveni iç, gazete-kitap oku. Hatta örgü ören bir anne gördüm! Abartmak serbest yani:)
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ole Kirk Christiansen, Lego`nun kurucusu. Yoksul bir ailenin 10. çocuğu olarak 1891`de Filskov, Danimarka`da dünyaya gelir. Marangozdur, işini kaybettiği bir dönemde, 1932`de tahtadan oyuncaklar yapmaya başlar. Eşinin ölümüyle birlikte 4 oğluyla yalnız kalan Christiansen, tahtadan yaptığı küçük ördekleri çocuklarının çok sevdiğinden ilham alarak üretime geçmeye karar verir. Yani aslında ilk Lego tahtadan! 1949 yılında birbirine geçmeli plastik parçalar haline gelir, 1958`de ise oğlu Godtfred, Lego`nun patentini alır.
28 Mayıs 2013 Salı
İzlanda Yolcusuna pİST. Önlük
Kafam 'bi dünya'.
İlk ve en önemli dersim İzlanda. Birkaç aydır indir kaldır İzlanda okuyorum, İzlanda konuşuyorum. Peer Ole okullar kapanınca 1 aylık bir süre için İzlanda yolcusu. Geçen yaz Norveçli ve Amerikalı çocukları ağarladığım CISV kampı ile gidiyor. (bkz. Planlandığı Gibi Devam)
Bana ne oluyorsa! 319.575 nüfuslu adayı ezberledim nerdeyse. Bir dostun dediği gibi "dikkat et, ekmek alırken Björk`le karşılaşırsın!" gibi bir ada:)
İlk ve en önemli dersim İzlanda. Birkaç aydır indir kaldır İzlanda okuyorum, İzlanda konuşuyorum. Peer Ole okullar kapanınca 1 aylık bir süre için İzlanda yolcusu. Geçen yaz Norveçli ve Amerikalı çocukları ağarladığım CISV kampı ile gidiyor. (bkz. Planlandığı Gibi Devam)
Bana ne oluyorsa! 319.575 nüfuslu adayı ezberledim nerdeyse. Bir dostun dediği gibi "dikkat et, ekmek alırken Björk`le karşılaşırsın!" gibi bir ada:)
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Yakalamaca
"Mutlu anlar" teğet geçmesin diye her şey. Az ya da çok hayata nasıl baktığımızla alakalı değil mi zaten...Nasıl bakarsak o! Fazla mı özlü sözlü laflar ediyor gibiyim? Peki tamam o halde şöyle diyelim: kaçıp gitmesin o güzel anlar, tutalım bir yerlerinden, yakalamaca oynayalım biraz, hııı olmaz mı?
Şu dışarı çıkan "dil", sadece bir dil değil benim için. Konuşuyor benimle, "bugünü ve bu nefis tadı hiç unutmayacağım" diye fısıldıyor kulağıma:)
Uludağ yolu...Kozalak görünce dayanamayanlar grubuna başkan adayı olabilirim. Kozalak görmenin/toplamanın mutlulukla olan bağlantısına inananlardanım belki de...
Bahçede her gün aramıza yenileri katılıyor. Zevkle takipçisiyim onların, açan her çiçeğin ya da tomurcuğun...
Bu da diğer bir dost! Avucumuza düştü. Daha fazla korkutmadık onu, hemen evine geri bıraktık, gözden kayboldu hızlıca...
"Çocuk tadı" gelsin hayatına, üfle üfleyebildiğin kadar Semi... Neden Karahindiba demişler ki adına?
Örnek al çocukları; doğuştan mutlu onlar, doğuştan dürüst! Yalan dolan varsa hayatlarında bil ki kaynak biziz...
Geçen haftanın özeti bu post. Hayattan çaldığımız ya da yakaladığımız minik mutluluklar...
Siz hangi mutluluklar yakaladınız geçen hafta?
Şu dışarı çıkan "dil", sadece bir dil değil benim için. Konuşuyor benimle, "bugünü ve bu nefis tadı hiç unutmayacağım" diye fısıldıyor kulağıma:)
Paylaşıyoruz Dünya`yı...Bu kadar yakın, bu kadar da güzeller üstelik. Doğaya çıkınca her hışırtıya kulak kabartın, bir ziyaretçi (yoksa ev sahibi mi demeliyim?) mutlaka çıkar bir yerden. Kibarca yaklaşırsanız o da cömertçe kendini gösterir. Acaba o da bizi gördüğüne bizim kadar seviniyor mudur dersiniz?
Uludağ yolu...Kozalak görünce dayanamayanlar grubuna başkan adayı olabilirim. Kozalak görmenin/toplamanın mutlulukla olan bağlantısına inananlardanım belki de...
Bahçede her gün aramıza yenileri katılıyor. Zevkle takipçisiyim onların, açan her çiçeğin ya da tomurcuğun...
Bu da diğer bir dost! Avucumuza düştü. Daha fazla korkutmadık onu, hemen evine geri bıraktık, gözden kayboldu hızlıca...
"Çocuk tadı" gelsin hayatına, üfle üfleyebildiğin kadar Semi... Neden Karahindiba demişler ki adına?
Örnek al çocukları; doğuştan mutlu onlar, doğuştan dürüst! Yalan dolan varsa hayatlarında bil ki kaynak biziz...
Geçen haftanın özeti bu post. Hayattan çaldığımız ya da yakaladığımız minik mutluluklar...
Siz hangi mutluluklar yakaladınız geçen hafta?
14 Mart 2013 Perşembe
Bugün Günlerden Pi Günü
Mutfak dağınık mı dağınık!
Her şey bir kenara itilip, (sınav haftasını zaten es geçtik) herkes gündemin ilk maddesine odaklandı. Son bir haftadır ev halkıyla yaptığımız beyin fırtınası sonucu Pi pastası girişimleri sonuçlandı. Teslimatı yaptık, bugün itibarıyla rahat bir nefes aldık, piyuhhhh!
Her şey bir kenara itilip, (sınav haftasını zaten es geçtik) herkes gündemin ilk maddesine odaklandı. Son bir haftadır ev halkıyla yaptığımız beyin fırtınası sonucu Pi pastası girişimleri sonuçlandı. Teslimatı yaptık, bugün itibarıyla rahat bir nefes aldık, piyuhhhh!
7 Mart 2013 Perşembe
"Ayak Topu"na Nerden Geldik?
Bugün biraz tüm hikayeyi başa sarıyorum ya da şöyle ortalara doğru. Bana en çok sorulan sorulardan birini cevaplamak ve biraz da belki birilerine kaynak olurum amacıyla.
İkili durumunda pek bir şeyin farkında değilken, hamile kaldığımda anladım ki hayatımda ben bir şeyi atlamıştım: çocuğumuzla nasıl konuşacağımızı! O zamanlar (yaklaşık 12 sene önce) bu konuda Türkçe hiç, Almanca bulabildiğim iki kitap* dışında elimde pek bir bilgi yoktu. Hamilelik kitaplarını bir kenara itip bu kitapları okumaya başlamıştım. Bu çocuk için bir şans mı, yoksa problem mi diye başlayan sorular devamında çok daha fazla soru getirmişti. Sadece iki dil değil, ikiden fazla da öğrenebileceği yolunda örnekler okumuş, kafam iyice bulanmıştı. Avantaj görülenin ne zaman dezavantaj haline dönüşebileceği kısmında ayıldım.
Pozitif yaklaşım şöyle der:
- İki dilli büyüyen çocuk başka bir dili de tek dilli büyüyenlere göre çok daha kolay öğrenir.
- Bu çocuklar dil konusuna daha çok ilgilidir.
- Daha esnek ve daha rahat adapte olurlar.
- Daha zeki olurlar.
Negatif yaklaşım ise daha sert:
- Aynı anda iki dili öğrenmeye çalışmak çocuklar için yüktür.
- İki dili de iyi bir şekilde öğrenemez.
- Geç konuşurlar.
- Ana diline sahip olamazlar.
- Azınlık kompleksi oluşur.
- Kendilerini vatansız ve kimliksiz hissederler.
- Zeka seviyeleri geri kalır.
....gibi bu liste çok daha uzun.
Biz ne yaptık?
Bunları, yapılan araştırmaları gözden geçirip nasıl bir yaklaşım içerisinde olacağımızı belirlemiştik.
Kesinlikle ve kesinlikle çocukla herkes ana dilini konuşacaktı. Kendi aramızda ise duruma göre, sonuçta ikimiz de birbirimizin dilini biliyorduk.
Dilleri birbirine karıştırıp konuşmak ilerde çocuğun "ben Bahnhof`a gidiyorum" gibi bir cümle kurması demekti, ki biz bunu hiç istemiyorduk. (bknz.gurbetçi örnekleri)
Dilleri birbirine karıştırıp konuşmak ilerde çocuğun "ben Bahnhof`a gidiyorum" gibi bir cümle kurması demekti, ki biz bunu hiç istemiyorduk. (bknz.gurbetçi örnekleri)
Bunun istisnası olarak; sadece kendi dilinde tam karşılığını bulamadığın bir kelimeyi orjinal halinde söylemek olabilirdi.
Ve biz bunları düşünürken planlamadığımız bir durum ortaya çıktı, ben 6 aylık hamileyken Polonya`ya taşındık!!!! Bunun anlamı yeni bir dil demekti!
Peer Ole babadan Almanca, benden Türkçe ve çevreden Lehçe öğrenmeye başlamıştı. En iyi oyun arkadaşı ise Fransız bir ailenin kızıydı, Justine:)
Üye olduğum kulüp sayesinde (IFW, International Friends of Wrocław ) pek çok aile ve onların hikayeleriyle tanışmıştım. iki dilli ve çok dilli büyütülen çocuklarla...Bir düşünün: haftada bir veya özel günlerde toplandığımız kulüp binasında 0-6 yaş arası bir oda dolusu çocuk, hepsinin ana dili (hatta baba dili de) farklı ve birlikte oynuyorlar. Nasıl bir manzara!
Peer Ole sürpriz olmayan bir şekilde geç konuştu, bana uzun bir süre sadece "Mutter"(anne) dedi. Lehçe sorulan "Co to Jest?" (bu ne?) sorularına doğru cevaplar veriyordu.
Kelime bilgisi biraz artıp basit cümleler çıkmaya başlayınca farkına vardığımız bir şey olmuştu, kimi zaman tercüme ediyordu. Babasıyla oynadığı ufak çaplı futbol oyununu bana anlatırken "biz ayak topu oynadık" diye anlatıyordu:)) (tercümeye gel: Fußball:)))
Tüm bu tercüme durumları, kiminle hangi dili konuşayım kısmı kafasında yerine oturana kadar birkaç yıl geçti.
Peer Ole 3 yaşına yaklaştığında biz tekrar Türkiye`ye taşındık. Bu kez Kai Felix`e 4 aylık hamileydim!!! Evet, bizim evde taşınmak için hamile olmak 1.kural:))
Türkiye`de evdeki durum aynıydı, çevre dili Türkçe olunca araştırmalarda geçen "pasif dil" "güçlü dil" kavramlarını daha iyi anladım. Türkçe güçlü dil olarak karşımıza çıktı, Almanca pasif olarak kaldı.
İşte aslında çoğu aile için kırılma noktası burası, siz kendi dilinizde konuşuyorsunuz ama o başka dilde karşılık veriyor. En kötüsünü düşünürsek pasif taraf pes ediyor, "nasıl olsa konuşmuyor", "uğraşmak için vaktim yok", büyüyünce de öğrenebilir nasılsa"gibi düşünceler de bunu destekliyor.
Zorluk yok mu?
Dil aynı zamanda kültür, sadece iki dilli değil, iki kültürlü büyümeleri demek. Bir kültürü yakından tanımanın yolu o dili bilmektir, hatta hakim olmaktır. Yazılmış tarih kitaplarını orjinal dilinde okuyabilmektir. Gidip görmektir, özel günlerdir, yeme-içme kültürü, geleneklerdir, yazılmamış toplumsal kurallardır...
Bu yüzden pes etmedik ama kolay olduğunu da söylemiyorum.
Bir kere nereye giderseniz gidin 'turist' muamelesi görürsünüz. Bu Türkiye ise büyük ihtimalle kazıklanırsınız, müze girişlerinde 'yabancı' fiyatı ödersiniz veya görevliyle tartışırsınız:) İnsanlar olmadık bir yerde başka bir dil duyduğunda dönüp bakar, çok meraklı insanlarsa sorular bitmez.
Hele hele iki sarışın çocuk, isimleri hiç de Türk olmayan, başka bir ülkede Türkçe konuşursa...
Geçen yaz Hamburg`da yemeğe gittiğimiz mekanda yan masada oturan yaşlı bir çift Peer Ole ve Kai Felix her konuştuğunda dikkat kesildiler. Çocuklar çiftin köpeğini sevmek istediler, izin istediler falan. Epey sonra yaşlı kadın (80 yaş civarı) dayanamadı. Özür dileyerek özel bir soru sormak istediğini, kendisinin 4 dil bildiğini, yıllarca tercümanlık yaptığını ve dillerle çok ilgilendiğini müthiş bir kibarlıkla aktardı. Sonunda "çocukların konuştuğu dili bir türlü anlayamadım" dedi. "Türkçe" dedim, iyice şaşırdı. "peki nerden öğrendiler" diye sordu, "ben Türküm" dedim. Şaşkınlık katlandı ve yıllardır duyduğum şeyi bir kez daha duydum: "ama hiç benzemiyorsunuz" Türk`e benzememek övünülecek bir şey midir ki? İnsanlar çoğu zaman bunu iltifat gibi söylüyorlar. (ve sevinerek kabul edenler de var:)
Neler yapıyoruz?
Biz Almancayı desteklemek için onların ilgisini çekebilecek kitaplar aldık/alıyoruz.
Bazı kitapların bir sayfası Almanca, diğer sayfası Türkçe. Bu kitapları bulmak da zor değil.
Oynadığımız 'memory' tarzı oyunlar Almanca ve Almanya ile ilgili.
Çizgi film/DVD izlenecekse Almanca tercih ediyoruz.
Yılda birkaç kez Almanya ziyareti yapıyoruz.
Peer Ole okulda İngilizce dışında Almanca seçti. İşin dil bilgisi kısmını da öğrenmeye başladı böylece.
Bu arada bir parantez buraya: ikisinin İngilizcesi de çok iyi. Hiç zorlanmıyorlar, dil öğrenmek her ne kadar biraz da ilgi/yetenek işi olsa da iki dilli büyüyor olmalarının bunda çok etkili olduğunu düşünüyorum.
Kai Felix okumayı öğrenince Almancadaki farklı harflerin nasıl telaffuz edildiği açıklanınca Almanca okumaya da başladı. Ve belki de en önemlisi eşimin hiç bıkmadan Almanca konuşmaya devam etmesi!
İki/çok dilli çocuk büyütmek aileden aileye, ailenin içinde bulunduğu sosyal çevreye göre farklı olabilir elbet. Her ailenin durumu farklı, her çocuk özel. Anne babanın birbirini desteklemesi çok önemli. Kitaplarda hepsi birbirinden farklı yüzlerce örnek bulursunuz. Ama emin olduğum, olumsuz yanlarını bir tarafa atıp bunu bir fırsat olarak görmek ve dolayısıyla elimizdeki imkanlarla en iyisini yapabilmeyi hedeflemek diye düşünüyorum.
Çok dilli çok kültürlü çocukların hayatı inanın ki çok daha zevkli, eğlenceli ve toleranslı!
Notlar:
Bugünlerde kaynak olarak çok daha fazlası var mutlaka. Gene de benim faydalandığım bahsi geçen kitapları yazayım:
*Zweisprachige Kindererziehung - Bernd Kiefhöfer/Sylvie Jonekeit ISBN 3-923721-05-6
Mit Zwei Sprachen Groß Werden - Elke Montaner ISBN 3-466-30596-9
Almanca-Türkçe yazılmış bazı çocuk kitaplarına örnekler:
Mein Erstes Türkisch Bildwörterbuch-ISBN 978-3-8112-3088-0
Küçük Beyaz Ayı ile Korkak Tavşan - Der Kleine Eisbär und der Angsthase-ISBN 3 314 01166 0
Gökkuşağı Balığı - Der Regenbogenfisch-ISBN 3 314 00664 0
Küçük Beyaz Ayı Nereye Gidiyorsun? - Kleiner Eisbär Wohin faerst Du?-ISBN 3 314 00665 9
Küçük Beyaz Ayı Beni Yalnız Bırakma! - Kleiner Eisbär Lass Mich Nicht Allein!-ISBN 3 314 00984 4
Güncelleme: Almanca-Türkçe çocuk kitaplarına ulaşmak eskisinden kolay: Amazon
Güncelleme: Almanca-Türkçe çocuk kitaplarına ulaşmak eskisinden kolay: Amazon
18 Ocak 2013 Cuma
Hırkalar Geri Döndü!
Biz bazen böyleyiz. Eser akıllıyız biraz. Bu sebeple evin her köşesi "sakla samanı" prensibini edinip sakladığımız onca şeyle dolu. Bir de üstüne çocukların ortalama dağıtma potansiyelini eklersek şöyle bir itiraf çıkıyor: Evet, biz dağınık bir aileyiz!
11 Ocak 2013 Cuma
Kendimizi Bilime Verelim Dedik
Farkındayım; bir "bana müsaade" dedim, kayboldum ortalıktan.
Bunun süresi var mıdır, yani "bir bana müsaade" kaç gün eder bilen var mı?
Bakalım düşünme-yazma kabiliyetim yerinde mi, şöyle bir açılış olsun bu post:)
2012`den kalan hesapları kapatmalı ilk olarak deyip yılın sonuna doğru açılan Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi`ne yolumuzu düşürdük. Sadece çocuklar için diye düşünmek böyle merkezler için yazık olur. Bilmediklerimiz ya da yıllar önce ders kitaplarında okuyup unuttuklarımızı hatırlamak veya bilimi takip etmek için bizlere de sunulmuş bir fırsat!
Burası bir müze olmadığından tüm deneyleri elleyerek, adı üstünde deniyoruz:) Eğer her deneyi açıklayan görevli gençlerden biri yoksa yanınızda deneylerin yanındaki açıklamaları okumak şart, ancak o zaman anlamlı hale geliyor. (Benim gördüğüm açıklayan biri yoksa birçok çocuk okumuyor, rastgele kurcalamaya çalışıyor.)
Deney düzeneklerinin arasında gezerken aynı zamanda dünyadan ve bizden müthiş icatlar yapmış bilim adamlarının hayat hikayelerini de okuyabilirsiniz.
Birçoğumuzun zamanında anne-babasından çok sık duyduğu söz ise merkezin duvarına şöyle yansımış:
(yani aslında fena bir şey de değil, 1.anlamını görmezsek sürüden ayrıl, sorgula diyor özetle:))
Sanırım benimkilerin her an bir şey icat etmeleri kaçınılmaz! Sürekli iş üstündeler, kurcalamaya programlamışlar kendilerini:)) Olur da bir şey icat ederlerse icat sahibinin gururlu annesi olarak söz, yazarım buradan:))
Su bölümünde yağmur suyundan içme suyuna doğru bir takım deneyler vardı. Biraz ıslak bir bölümdü haliyle ama sonuçta suyun içine falan girmeniz istenmiyor:) Hepi topu kovayla su döküp pompalıyorsunuz. Oraya gelen çocuklardan biri hevesle deneylerden birine yöneldiği sırada arkadan bir anne sesi "oğlum ıslanacaksın şimdi, gel buraya" diye bağırdı:) Oo, birileri geldiği mekanı hiç anlamamış anlaşılan:))
Detaylı bilgi için bkn. Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi
Bunun süresi var mıdır, yani "bir bana müsaade" kaç gün eder bilen var mı?
Bakalım düşünme-yazma kabiliyetim yerinde mi, şöyle bir açılış olsun bu post:)
2012`den kalan hesapları kapatmalı ilk olarak deyip yılın sonuna doğru açılan Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi`ne yolumuzu düşürdük. Sadece çocuklar için diye düşünmek böyle merkezler için yazık olur. Bilmediklerimiz ya da yıllar önce ders kitaplarında okuyup unuttuklarımızı hatırlamak veya bilimi takip etmek için bizlere de sunulmuş bir fırsat!
Hangi konu başlıkları var ve nelere cevaplar bulabiliriz bir bakalım:
- Göz-Yanılsamalar
- Renk-Işık
- Haberleşme-İletişim
- Enerji-Isı
- Ses
- Elektrik-Elektronik-Manyetizma
- Hava
- Matematik Geometri
- Su
- Yenilebilir Enerji
- Uzay-Astronomi
- Tabiat-Jeoloji
- Biyoloji
- Mekanik
Burası bir müze olmadığından tüm deneyleri elleyerek, adı üstünde deniyoruz:) Eğer her deneyi açıklayan görevli gençlerden biri yoksa yanınızda deneylerin yanındaki açıklamaları okumak şart, ancak o zaman anlamlı hale geliyor. (Benim gördüğüm açıklayan biri yoksa birçok çocuk okumuyor, rastgele kurcalamaya çalışıyor.)
Deney düzeneklerinin arasında gezerken aynı zamanda dünyadan ve bizden müthiş icatlar yapmış bilim adamlarının hayat hikayelerini de okuyabilirsiniz.
Birçoğumuzun zamanında anne-babasından çok sık duyduğu söz ise merkezin duvarına şöyle yansımış:
"Başımıza icat çıkarın..."
'İcat çıkarmak' sözünü TDK şöyle açıklar: 1. Hoş görülmeyen yeni bir huy, davranış göstermek. 2.Yadırganan bir yol tutmak. 3. Ortaya gereği olmayan bir sorun atmak.(yani aslında fena bir şey de değil, 1.anlamını görmezsek sürüden ayrıl, sorgula diyor özetle:))
Sanırım benimkilerin her an bir şey icat etmeleri kaçınılmaz! Sürekli iş üstündeler, kurcalamaya programlamışlar kendilerini:)) Olur da bir şey icat ederlerse icat sahibinin gururlu annesi olarak söz, yazarım buradan:))
Su bölümünde yağmur suyundan içme suyuna doğru bir takım deneyler vardı. Biraz ıslak bir bölümdü haliyle ama sonuçta suyun içine falan girmeniz istenmiyor:) Hepi topu kovayla su döküp pompalıyorsunuz. Oraya gelen çocuklardan biri hevesle deneylerden birine yöneldiği sırada arkadan bir anne sesi "oğlum ıslanacaksın şimdi, gel buraya" diye bağırdı:) Oo, birileri geldiği mekanı hiç anlamamış anlaşılan:))
Gelelim gitmek isteyenler için adres bilgilerine:
Şu anda Merinos Atatürk Kongre Kültür Merkezi`nde, Teksil Müzesi`nin üst katında. Şu anda dememin sebebi bu yıl içinde 12.000 m²`lik yeni yerleri tamamlandığında taşınacak olmalarından. Planetaryum, 3 boyutlu sinema, dış alan su parkuru, simülatörler gibi alanlarla kapsamı daha da genişleyecek.Detaylı bilgi için bkn. Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi
15 Kasım 2012 Perşembe
Büyümeyle Karışık Sancılı Satürn Günleri
Ben böyle planlar yaparken evdekiler ise kurguların pençesinde gidiyor:) İstem dışı olarak Roland Emmerich`in "2012" filmini kıyısından izlediklerinden beri hayatımızı 21 aralık tarihine ve çok bilmiş Mayalar`a odakladık:)
28 Ağustos 2012 Salı
Gördüğüm Bir Yana, Ya Göremediğim?
Gereken yapıldı. Gezip görme kısmı bitti, yazma işi en zor etap olarak duruyor önümde günlerdir. (günlerdir? haftadır desem:)) Ufak bir girişle açıyorum konuyu...
Her defasında yeni yeni yerler keşfedip bir türlü bitiremediğim gibi zamanla çocuklarla birlikte şehrin çocuksu yanına da tanık oldum, oluyorum. İnsana bitmeyecekmiş gibi gelen "çocuk sever" mekanlar, her gün başka bir kapı aralar. Dünyanın en büyük minyatür mucizesi model trenler, fen-matematiği deneme yanılma ile öğreten çocuk müzesi, Elbe`de, kanallarda gezinti, içinde geyiklerin, yaban domuzlarının, baykuşların ve birçok kuş türünün yaşadığı doğal parklar, açık hava müzeleri, sürekli yenilenen programlarıyla planetaryum, çocuk tiyatroları, botanik parkı bunlardan akla ilk düşenler...Bazılarına defalarca gittik hiç bıkmadan, her seferinde bakalım bu kez ne var programda diyerek.
Bilinçli ya da bilinçsiz unuttuğum, atladığım detayları zaman içersinde olur da konu denk gelirse açarım tekrar:) Bloglarınıza yoğun değilse bile uğradım zaman zaman, okudum sizleri, özledim tekrar yazmayı. (ve tabii yorumlarınızı) Facebook, Twitter ya da Instagram...Bloğun yeri apayrı benim için:)
Hoş geldim ya da hoş geldiniz beni tekrar okumaya...
Not: Fotoğraf makinesini tembel psikolojisi ağır basıp yanıma almadığımdan fotoğraflar ancak bu kadar oldu. Özür!
Hamburg, 2 milyonluk nüfusuyla Almanya`nın en büyük limanına sahip şehri, aynı zamanda Avrupa`nın çevre dostu şehirler sırlamasında Amsterdam ve Malmö`den sonra üçüncü sırada. Şehir içindeki parklarıyla, Elbe Nehri ve kanallarıyla, tarihi binaları ve müzeleriyle, meşhur St.Pauli bölgesi ile tam bir şehirdir; görülmesi, yaşanılması gereken...Benim için tüm bu özellikleri bir yana yeri bambaşka elbet. Yıllar önce sevgilimin şehri olarak tanıyıp, sonrasında birkaç aylığına Almanca öğrenmek için gidip sayısız anıyla döndüğüm şehri ben hiç yalnız bırakmadım, o da beni.
Aklımızda hiç olmayan ise bambaşka bir deneyim yaşattı bize. Karanlıkta kısa bir süreliğine de olsa görememekti! Nasıl bir duygu olmalı ki, yani hiç mi göremeyiz soruları kafamızda telefonla arayıp randevu aldım. Dialog im Dunkeln ya da Dialogue in the Dark! Konsept basit; gidip karanlıkta görme engelli bir rehber eşliğinde özel hazırlanmış odalarda ormanda yürüyüp, pazarda dolaşıp, şehir trafiğine karışıyorsunuz.
Girişte cep telefonu, ışık ya da parlayan saat vs.benzeri şeyleri bırakmanız isteniyor sizden. Grup 10 kişilikti, karanlığa girince bir ses karşıladı bizi, yumuşak ve içten. Elimizdeki sopaları nasıl kullanmamız gerektiği konusunda kısa bir bilgiden sonra isimlerimizi söyledik. Bir sonraki durakta anladık ki rehber isimlerimizi çoktan ezberlemişti. Girdiğimiz ilk oda ormandı, bastığımız zemin çamur gibi, kulağımızda kuş sesleri. Bir köprüden geçtik, pazar yerine geldik, meyveleri sebzeleri tezgahtan dokunarak isimlerini söyledik. Rehber konuştuğundan onun sesine göre ve bazen de sağ-sol komutlarına göre bulduk yolumuzu. Şehir trafiği ise sanırım bana göre kendimi en çaresiz hissettiğim bölümdü. Korna sesleri, insan curcunası, bir şehir merkezinde olan her türlü kaos...Karşıdan karşıya geçmeye çalışmak beni ürküttü. Son aşamada bir kafeye gelip bir şeyler içtik, gene karanlık ve servis elemanları görme engelli. Bir yandan da soru cevap şeklinde sohbet ettik. Yanımda oturan Kai Felix bir ara kulağıma eğilip "anne burası ne güzel bir yer değil mi?" dedi! Evet, bence de. Çıktık, "gören" dünyamıza geri döndük ama kafamız allak bullak!!! Dünyada 6000 kişiden fazla görme engelliye iş imkanı sağlayan proje bizi çok etkiledi. Öyle ki unuttuk gözlerimizle gördüklerimizi, soranlara anlattığımız ilk şey "göremediklerimiz" oldu!
İstanbul`da da benzer bir yer olduğunu biliyor muydunuz? (bkz. Karanlıkta Yemek)
Freilichtmuseum am Kiekeberg)
Chocoversum)
Hamburg`a gelip Alster`e uğramadan gidilmez! Kanallar bize küsmesin...(bkz.Alster)
Sadece mızıkacılar mı? Böttcherstraße, Schnoor, Bremer Dom, UNESCO Kültür Mirası Bremer Rathaus...Beck`s bira ya da Hachez çikolata, Werder Bremen... (başka başka neler var, bkz.Bremen)
Böyle yerler hiçbir zaman sıkıcı olmaz. "Ben artık tüm hayvanları tanıyorum, ne işim var orada" diyemezsiniz. Hayvanların bazıları yanınızdan geçer, okşarsınız, beslersiniz. Mutlaka bir program vardır; okçuluk eğitimi, rehberli yürüyüş olur, çocuk doğum günleri kutlarsınız, okul grupları için türlü türlü projeler olur, dilerseniz bir gününüzü hayvan bakıcısı olarak çalışarak geçirebilirsiniz...Bizim gittiğimiz gün vaşak günüydü. Vaşak ile ilgili aktiviteler, yüz boyamalar, pati izi çıkarmalar, vaşak beslenmesi vs. (bkz. Wildpark Schwarze Berge)
İstanbul`da da benzer bir yer olduğunu biliyor muydunuz? (bkz. Karanlıkta Yemek)
Freilichtmuseum am Kiekeberg)
Chocoversum)
![]() |
| Alster, bulutlar ve biz.... |
![]() |
| Bremen! Mızıkacılar bildiğimiz gibi, sessiz sedasız duruyorlar öylece. Ayaklarını okşayıp dilek tutanlarla meşguller:) |
![]() |
| Wildpark Schwarze Berge: Hayvanları doğal ortamlarında tanımanın en güzel yeri! Müthiş bir orman, çocuklar için salıncaktan, kaydıraktan öte bir oyun parkı... |
![]() |
| Biz mi? Seçmece son haller! |
Hoş geldim ya da hoş geldiniz beni tekrar okumaya...
Not: Fotoğraf makinesini tembel psikolojisi ağır basıp yanıma almadığımdan fotoğraflar ancak bu kadar oldu. Özür!
3 Ağustos 2012 Cuma
Dedim Size, Kaçıyorum!
Kısa bir özet sonucu aslında bu bir "Semi Kaçar" postudur.
Kısa bir süre önce gittiğim The Great Masters sergisini bu kez çocukları bahane ederek tekrar gördüm. Çocuklar için bir sergi veya müze ziyareti sadece ilgi çekici bölümlerden ibarettir genelde. Onlar da öyle yaptı; ilginç bölümleri gezdiler, dinlediler, baktılar ve sonrasında atölye programına da katıldılar. Bu arada not düşmeli buraya: The Great Masters sergisi 27 ağustos tarihine kadar uzatıldı!Bu kadarlık bir gün değildi elbet. Gelen yorumlardan tavsiyelere uyup Karaköy Lokantası ve Ops Cafe de listeye eklendi, dünyanın küçüklüğünü ispatlarcasına iki hoş tesadüf yaşandı:) Kapanışı da İstanbul Modern ile yapalım dedik ve Burhan Doğançay sergisi başta olmak üzere genel bir dolanma hali ile günü bitirdik. Burhan Doğançay sergisini de 23 eylül tarihine kadar İstanbul Modern`de görebilirsiniz.
Paşa gönül ister ki tüm bunlardan beş post yazı çıkarayım. Ama başta dediğim gibi kaçma halindeyim, anlatabileceğim en kısa hali budur.
Sırada 14 yıldır geleneksel hale gelen Hamburg ziyaretimiz var. İki velet ve ben gene yollardayız:)
Hamburg başlı başına anlatılması, üzerinde durulması gereken mekanlarıyla, müzeleriyle başımı döndüren şehir olarak geçer tarihimde. Hep derim, kuzey beni çağırır, severim o havaları. Kimi bazen günlerce kesilmeyen yağmurları....Hımm şimdi mi? Muhtemelen Temel`in tahmin taşını baz alırsam benim taşım ya ıslak olacak, ya sallanacak, ya da gözükmeyecek:)) Altında gölge olursa ne ala!
Not: Araştırmalarıma rağmen bu görselin kaynağına rastlayamadım. Kaynaksız diyelim kendisine:)
25 Haziran 2012 Pazartesi
Yarım Saat Dediğin Üç Saatte Geçer Mi?
Bu pazar sabahı anneanneden dönen Kai Felix, içinde minik ölü bir balık olan kavanozla yatağımın başına gelip üzerime atladı:) Annem ikna edememiş, kıyıda kumla oynarken bulduğu ölü balığı "anneme göstermem lazım" deyip kapmış getirmiş. Ben dahil tüm ev halkı gördü, inceledi balığı. Biraz konuştum, yarın balığın cenaze töreni var bizde, beklerim:)
Peer Ole kamptan tahmin ettiğimiz gibi yorgun döndü. Geçen yıldan biraz daha farklı bir program izlenmiş, özetle; bir gece çadırda kampçılık eğitimi, takım oyunları, okçuluk, el becerileri, yüksek ip çalışmaları gibi yoğun bir aktivite programı uygulamışlar.
Kız popülasyonunun geçen yıla göre biraz daha fazla olması Peer Ole`nin çok hoşuna gitmese de, sonuç olarak belli ki eğlenmişler, öğrenmişler, bol hareket etmişler, biraz daha büyümüşler...
Üzerine bir de arınma yaşadılar, her türlü elektronik alet kampta yasak çünkü. Akşam belli bir saatte aradık ama web sitelerinden bize verdikleri şifre ile girip o günün fotoğraflarına bakabildik.
Hala duymayan kaldıysa bir kez daha vereyim adresi: Campwolftrack
Çocukların eve döndüğünü anlamak, hissetmek hiç zor değil bizde. Sabahki balık gösterisinden sonra, bir fasıl kampta yapılmış bileklik üzerine kriz yaşandı, arkasından kahvaltı masasında dökülen yaklaşık bir litre süt ve sonrasında iki saat süren mutfak temizliği, tabii ki gün içerisinde atışmalara devam...
Eve hoş geldiniz gençler!
Semi anne bir hafta boyunca (abartısız) yan gelip yattı, devirdi çanağı:) Evde mutfağa kahvaltı hariç hiç girmeyip, hemen hemen her akşam dışarılarda mekan mekan gezdi, lafladı, yedi, içti...
Bu arada 21 haziranda kutlanan Dünya Müzik Günü`ne katıldım. F.S.M.Bulvarı trafiğe kapatılmış, tüm akşam her köşeden ayrı bir ses duymak mümkündü. Genci, yaşlısı, çocuğu...
Oh içim açıldı insanları öyle görünce, keşke müziğin insanları birleştirici bu yönü hep ön planda olsa diye iç geçirdim. (hayat bayram olsa misali...)
Bizim evde bizi en çok birleştiren yer ise mutfak! Kriz ortamında hadi kek yapalım desem herkes atlar:)
Bugünkü menüde silip süpürdüğümüz limonlu kek vardı, yanında dondurma ile.
Kekin pişmesini bekleme sürecinde çocuklar daha ne kadar kaldı diye ısrarla sorunca, yarım saat falan dedim. Peer Ole, "offf ya yarım saat, üç saatte geçmez şimdi" diye bir pıtırcık attı ortaya, anlamsızca suratına baktım, yaniiiiiii??? anladı ve kendini tutamadı:)))
20 Haziran 2012 Çarşamba
Herkes Kendi Havasında!
Nasıl bir kendini bırakmışlık hali yaşıyorum bu hafta!
Evde ses yok, ne gündüz, ne akşam...
Yemek pişmiyor, mutfak dağınık.
Saatin kaç olduğu bana bir şey ifade etmiyor.
Saatin kaç olduğu bana bir şey ifade etmiyor.
Ayaklarımın altında dolanan Muddel kedi dışında benden mama bekleyen, ilgi isteyen de yok.
Geçen gün mesela bütün gün su böreği kemirdim:) Bünye gene de sağlammış, o yediğimle bir çıktım, sabah girdim eve:) Örnek anne modelini bir haftalığına yayından kaldırdım duyurulur.
Örnek anne ne yapmaz ki;
Gözünü, karga henüz kahvaltısını yapmadan çocukların tartışmasıyla açar da gene de 'normal' kalmayı başarır.
Bazen canı mutfağa girmek istemez de çocukların "anne acıktımmmm..." demelerine kayıtsız kalamaz.
Çocuk filmlerine gider, kendi kafasındaki filme değil.
Dışarıda yemek yemek ancak oyun alanı olan mekanlarda mümkündür mesela, ya da çocukların onayladığı yerlerde.
Evde geçirilen zaman boyunca fonda harika çocuk müzikleri eşlik eder ya da çok özenerek(!) seçilip tek bir şarkı takıntı haline gelir saatlerce çalar da, örnek anne ses etmez. Yeter ki müzik sevsinler:)
Çocuk doğum günleri en sık katıldığı partilerdir, hiçbir davete hayır deme şansı yoktur.
Örnek anne sigara içmez, içki içerse de abartmaz, gayet uyanık bir seviyede bırakmayı bilir:)
Çocukların yanında küfür etmez, trafikte edesi gelir de idare eder durumu. (bazen:))
Çocuklara "haydi oyuncakları toplayalım" diyebilmek adına, örnek anne eşyasını sağda solda bırakmaz.
.................................................
Çocuklara "haydi oyuncakları toplayalım" diyebilmek adına, örnek anne eşyasını sağda solda bırakmaz.
.................................................
Herkes kendine göre örnek olma yolunda neler yapıyordur kim bilir...
Buyrun uzatın listeyi, günde ne kadar kendiniz olabiliyorsunuz?
Ben anne dedim ama bu baba da olabilir pek tabii ki.
Ben anne dedim ama bu baba da olabilir pek tabii ki.
Yıllar önce henüz hamileyken mutlu çocuk yetiştirmekle ilgili kitaplar okuyordum. Bunun yolu belli ve net aslında: önce kendimizi mutlu etmemiz gerekiyor. Kendisini sürekli çocuk yüzünden engellenmiş/kısıtlanmış hisseden, hayatının tamamı çocuk olmuş biri ya eşini yer bitirir ya da çocuğu...
Okuduğum kitaplardan birinde aile modelleri üzerinde şöyle bir tespit vardı: Pasif ve agresif aile modelleri çocuk yetiştirme üzerinde asla etkili olmadığı, tam tersi sınırlarını koyabilen, kararlı ailelerin çocuklarının çok daha mutlu bireyler olduğunun tespiti üzerine duruyordu. Bahsedilen güçlü aile olabilmekti ve olmanın en önemli unsuru ise kendimizin mutlu ve sağlıklı olması şartıydı.
Yazması kolay tabii, formülü söyle derseniz, herkes kendisi bulmalı derim.
Naçizane tavsiyelerim var elbet kendime göre ve benim uyguladığım:)
Biraz kafayı dağıtmak, dostlarınızla buluşmak için birinin size gelip "haydi sen çık biraz, bunaldın" demesini beklemeyin. Kendiniz organize edin, elinizden ne geliyorsa. Kimseyi bulamazsanız bir akşam eşinizden rica edin mesela, siz de sinemaya gidin dostlarla veya kahve içmeye...Aynı şekilde karşılıklı tabii, siz de eşinize müsaade edin adam gitsin halı saha maçı yapsın:)
Çocukların yaşı büyüdükçe, kankaları da olacaktır mutlaka. Bırakın arada sırada bir gece pijama partisi yapsınlar, siz de kendinize/eşinize vakit ayırın.
Anneanneler, babaannelerden faydalanın biraz, tatillerde kısa da olsa orada kalabilsinler mesela. Onlar da mutlu olur çocuklarla birlikte:)
Elinizdeki imkanları fazla da abartmayın, çocuk "benden kurtulmak istiyorlar" gibi bir düşünceye kapılmasın:))
.................................................
Biraz olsun anlatmaya çalıştığımı herkes kendisine göre yaşamına yerleştirebilir. Tabii ki bebekli aileler için henüz erken, durum biraz daha kısıtlı...
Bu konuya nereden geldim de tüm bunları yazdım?
Böyle günler bana çok iyi geliyor, yani kendimi tamamen özgür hissettiğim günler, Semi olabildiğim günler:)
Bu hafta Peer Ole daha önce de bahsettiğim gibi Campwolftrack`te, Bolu`da. Kai Felix ise anneannesinin yazlığında. Hafta sonu annem ve komşuları ellerinde su bardakları ile, Kai Felix ise su tabancası ile bizi ıslatarak uğurladı:))
Annem mutlu; çünkü yalnız değil, torunuyla birlikte yeniden çocuk oluyor üstelik.
Kai Felix mutlu; çünkü ailesi dışında da sevildiği bir ortamda kalıyor, başka bir yaş grubunu tanıyor, onlara anlatacak çok şeyi var:)
Peer Ole mutlu; arkadaşları ile doğanın içinde, geçen yıldan bildiği, sevdiği ortamda hareketli bir tatil yapıyor:)
Beni söylemem gerek var mı? Yazıda saklı zaten:)
Amaaaaa, bir itiraf! İkisini de çok özledimmmmm! Bu sessizliğin uzunu beni bozar:)
Bu kadar dağılmışken oturup dikiş dikmeyeceğimi tahmin edersiniz...
Aşağıda gördüğünüz geçen haftadan, Derya`cım bu kumaşı gayet iyi hatırlar:)
Naçizane tavsiyelerim var elbet kendime göre ve benim uyguladığım:)
Biraz kafayı dağıtmak, dostlarınızla buluşmak için birinin size gelip "haydi sen çık biraz, bunaldın" demesini beklemeyin. Kendiniz organize edin, elinizden ne geliyorsa. Kimseyi bulamazsanız bir akşam eşinizden rica edin mesela, siz de sinemaya gidin dostlarla veya kahve içmeye...Aynı şekilde karşılıklı tabii, siz de eşinize müsaade edin adam gitsin halı saha maçı yapsın:)
Çocukların yaşı büyüdükçe, kankaları da olacaktır mutlaka. Bırakın arada sırada bir gece pijama partisi yapsınlar, siz de kendinize/eşinize vakit ayırın.
Anneanneler, babaannelerden faydalanın biraz, tatillerde kısa da olsa orada kalabilsinler mesela. Onlar da mutlu olur çocuklarla birlikte:)
Elinizdeki imkanları fazla da abartmayın, çocuk "benden kurtulmak istiyorlar" gibi bir düşünceye kapılmasın:))
.................................................
Biraz olsun anlatmaya çalıştığımı herkes kendisine göre yaşamına yerleştirebilir. Tabii ki bebekli aileler için henüz erken, durum biraz daha kısıtlı...
Bu konuya nereden geldim de tüm bunları yazdım?
Böyle günler bana çok iyi geliyor, yani kendimi tamamen özgür hissettiğim günler, Semi olabildiğim günler:)
Bu hafta Peer Ole daha önce de bahsettiğim gibi Campwolftrack`te, Bolu`da. Kai Felix ise anneannesinin yazlığında. Hafta sonu annem ve komşuları ellerinde su bardakları ile, Kai Felix ise su tabancası ile bizi ıslatarak uğurladı:))
Annem mutlu; çünkü yalnız değil, torunuyla birlikte yeniden çocuk oluyor üstelik.
Kai Felix mutlu; çünkü ailesi dışında da sevildiği bir ortamda kalıyor, başka bir yaş grubunu tanıyor, onlara anlatacak çok şeyi var:)
Peer Ole mutlu; arkadaşları ile doğanın içinde, geçen yıldan bildiği, sevdiği ortamda hareketli bir tatil yapıyor:)
Beni söylemem gerek var mı? Yazıda saklı zaten:)
Amaaaaa, bir itiraf! İkisini de çok özledimmmmm! Bu sessizliğin uzunu beni bozar:)
Bu kadar dağılmışken oturup dikiş dikmeyeceğimi tahmin edersiniz...
Aşağıda gördüğünüz geçen haftadan, Derya`cım bu kumaşı gayet iyi hatırlar:)
15 Haziran 2012 Cuma
Bildik Haller, Kasmadan Geçen Günler
Mutfaktaki büyük masanın üzerinde dün şöyle bir görüntü hakimdi: Her tür boya kalemi, renkli kartonlar, makaslar, türlü yapıştırıcılar, renkli bantlar, tel, kağıtlar....Etrafında iki hevesli çocuk, babalar günü için 'yapsak yapsak ne yapsak' modundalar:)
Zorunlu alışveriş günü ilan edilen bu ve benzeri günleri hiç sevemedim. Kutlamıyoruz da aslında. Ailede sevgimiz ve saygımız tüm yıl, en azından yapmaya çalıştığımız bu. Kayıtsız kalabiliyor muyuz, o da hayır!
Bizim için bahane oluyor, çocuklar için bir hedef, biraz da durumla dalgamızı geçme fırsatı...Mesela benim bu yılki anneler günü hediyelerim: hamurdan yapılmış pörtlek gözlü bir kurbağa ve gene hamurdan yapılmış içinde minyatür bir çikolata olan sepetçik:)
Çocuklar kıvama gelip işe koyulunca ben de kenarda bu ay bir derginin verdiği "Babalar Günü Hediye Rehberi" ne dalıyorum. Her geçen yıl iştahı kabaran sektör kafayı iyice sıyırmış! Gömlek, kravat, en afilisinden kalem, parfüm....gibi hediyeler alışılagelmiş zaten, bunlara eklenen babalara yelken kursu, binicilik, havuz keyfi derken karşıma bir de ev ilanı çıktı. Doğayla iç içe diye başlayan ilan şöyle devam ediyor: "....çocuklarının yemyeşil ve doğal bir ortamda yetişmesini isteyen babaların tam aradığı hayat!....Koşa koşa mutlu yuvasına dönmek isteyen babalara...." İlandan anladığım babalar için ideal ev, peki kim kime alacak onu anlamadım:) Rahmetli babam bu günleri görseydi ne derdi acaba...
Tamam tamam sustum, züğürt de değilim ki zenginin malı çenemi yorsun:))
Zorunlu alışveriş günü ilan edilen bu ve benzeri günleri hiç sevemedim. Kutlamıyoruz da aslında. Ailede sevgimiz ve saygımız tüm yıl, en azından yapmaya çalıştığımız bu. Kayıtsız kalabiliyor muyuz, o da hayır!
Bizim için bahane oluyor, çocuklar için bir hedef, biraz da durumla dalgamızı geçme fırsatı...Mesela benim bu yılki anneler günü hediyelerim: hamurdan yapılmış pörtlek gözlü bir kurbağa ve gene hamurdan yapılmış içinde minyatür bir çikolata olan sepetçik:)
Çocuklar kıvama gelip işe koyulunca ben de kenarda bu ay bir derginin verdiği "Babalar Günü Hediye Rehberi" ne dalıyorum. Her geçen yıl iştahı kabaran sektör kafayı iyice sıyırmış! Gömlek, kravat, en afilisinden kalem, parfüm....gibi hediyeler alışılagelmiş zaten, bunlara eklenen babalara yelken kursu, binicilik, havuz keyfi derken karşıma bir de ev ilanı çıktı. Doğayla iç içe diye başlayan ilan şöyle devam ediyor: "....çocuklarının yemyeşil ve doğal bir ortamda yetişmesini isteyen babaların tam aradığı hayat!....Koşa koşa mutlu yuvasına dönmek isteyen babalara...." İlandan anladığım babalar için ideal ev, peki kim kime alacak onu anlamadım:) Rahmetli babam bu günleri görseydi ne derdi acaba...
Tamam tamam sustum, züğürt de değilim ki zenginin malı çenemi yorsun:))
21 Mart 2012 Çarşamba
Tombalak Bebeğin Fotoğraf İntikamı
Baharın geldiğini anlamak için ne dışarı burnunuzu çıkartmanıza gerek var, ne de hava durumuna göz atmanıza. Blog alemi kâfi:) Çiçektir, böcektir, pazar gezmeleridir, güneştir, sıcaktır, hormonlardır, oh be yaz geliyor durumlarıdır...bloglar kendinden geçmiş durumda...Herkes bıkmış bu kış demek ki, kar, kardan adam ve soğuk muhabbetlerden.
Bana sorarsanız değiştiremeyeceklerim söz konusuyla hayatta fazla bıdılamam, depresyona da girmem. Bunları yapmak istersem havadan bağımsız zaten yapıyorumdur:))
Elimde atmaya kıyamadığım epey eski bir GEO sayısında yaratıcı insanlarla ilgili bir dosya var ki kaçıncıya okuyorum. Yaratıcılık ve zeka kavramları irdelenmiş, büyük adamların nasıl bu denli yaratıcı olabildikleri ortaya konmuş, araya da özlü sözler kıvamında büyük insan lafları serpiştirilmiş.
Ya şimdi neler yapıyoruz, yeterince keşfedebiliyor muyuz çocuklarımızı, yoksa onlar da sistemin yeni kurbanları mı? Yok yok gece vakti derin sularda yüzme niyetim yok!
Zamanla, olgunlaşma sürecinin de getirisiyle ben kendimde öldürülmüş çok şey buldum. Çok acıklı bir şey söylemiyorum, bu hepimiz için geçerli. Rakamlarla hiç işimin olmadığını anladığımda yıllarım para politikası, vergi, istatistik...dersleri arasında çoktan uçup gitmişti.
İçimde bir fotoğrafçı olduğunu söylemem absürt olur ancak fotoğraf çok geç kalmış keşiflerden biridir benim için....Hafta sonu hormonlar tabii ki beni de esir aldı, açık hava keyfi bana da şöyle bir merhaba dedi. Aldım elime makineyi başladım etrafa rahatsızlık vermeye...Ters insanın hali başka, söylemesi ayıp (nedense) severim de muhalif insanları... "Yeteri kadar renkli aleme daldım" diye bir düşünceniz olup siyah-beyaz nostaljisine kıyısından bakmak isterseniz diye baymamak adına hepsini koymadım, tadımlık kalsın.

İkisini de "anne" sömürüsüyle fotoğrafladım. Kai Felix`i bisiklete binerken yakaladığımdan oldukça keyifliydi. Peer Ole ise ruhunu ve tüm enerjisini dağda bıraktığından "of anne yaaa" dedikten sonra ancak böyle durabildi:)

Lavantalı kuşlarım durumu sakin karşıladı:)


Bana sorarsanız değiştiremeyeceklerim söz konusuyla hayatta fazla bıdılamam, depresyona da girmem. Bunları yapmak istersem havadan bağımsız zaten yapıyorumdur:))
Elimde atmaya kıyamadığım epey eski bir GEO sayısında yaratıcı insanlarla ilgili bir dosya var ki kaçıncıya okuyorum. Yaratıcılık ve zeka kavramları irdelenmiş, büyük adamların nasıl bu denli yaratıcı olabildikleri ortaya konmuş, araya da özlü sözler kıvamında büyük insan lafları serpiştirilmiş.
"Dehanın yüzde 1`i ilham, yüzde 99`u ter dökmektir." (Thomas Edison)
"Yaratıcılık, aklın düşünmeye engel olmayı bıraktığı yerde başlar." (Anonim)
"Her insanda öldürülmüş bir Mozart yatar." (Antoine de Saint-Exupéry)Bana 'vay be' dedirten şu son laf oldu, Antoine de Saint-Exupéry`e ait olan. Bizler acaba içimizde kimleri öldürdük, hangi yaratıcı yönümüz sisteme kurban gitti ya da görmezlikten gelindi?
Ya şimdi neler yapıyoruz, yeterince keşfedebiliyor muyuz çocuklarımızı, yoksa onlar da sistemin yeni kurbanları mı? Yok yok gece vakti derin sularda yüzme niyetim yok!
Zamanla, olgunlaşma sürecinin de getirisiyle ben kendimde öldürülmüş çok şey buldum. Çok acıklı bir şey söylemiyorum, bu hepimiz için geçerli. Rakamlarla hiç işimin olmadığını anladığımda yıllarım para politikası, vergi, istatistik...dersleri arasında çoktan uçup gitmişti.
İçimde bir fotoğrafçı olduğunu söylemem absürt olur ancak fotoğraf çok geç kalmış keşiflerden biridir benim için....Hafta sonu hormonlar tabii ki beni de esir aldı, açık hava keyfi bana da şöyle bir merhaba dedi. Aldım elime makineyi başladım etrafa rahatsızlık vermeye...Ters insanın hali başka, söylemesi ayıp (nedense) severim de muhalif insanları... "Yeteri kadar renkli aleme daldım" diye bir düşünceniz olup siyah-beyaz nostaljisine kıyısından bakmak isterseniz diye baymamak adına hepsini koymadım, tadımlık kalsın.

İkisini de "anne" sömürüsüyle fotoğrafladım. Kai Felix`i bisiklete binerken yakaladığımdan oldukça keyifliydi. Peer Ole ise ruhunu ve tüm enerjisini dağda bıraktığından "of anne yaaa" dedikten sonra ancak böyle durabildi:)

Lavantalı kuşlarım durumu sakin karşıladı:)

Bugün de Muddel kediyi kanepede uyuklarken taciz ettim, önce şöyle bir baktı "bu manyak nerden geldi" dedi konuşma balonunda. Sonrasında bir esnedi, mesajı aldım tüydüm hemen:)

Bir sıkıntım olsa da gitsem bir psikoloğa ya da psikiyatriste, meşhur yatağa uzansam, anlatacağım ilk hikaye sanırım ta eskilere dayanan fotoğraf sancım olurdu. Bebeklik, çocukluk fotoğraflarım o kadar sayılıdır ki, o kadar olur yani. Hani doğumumdan 5 yaşına gelene kadar baksam baksam 5 fotoğrafı geçmez! Anneme sorarsam bir ara makine yokmuş, sonrasında film yanmış falan da filan. Bana sorarsanız üç kız çocuğun üzerine bir ümit erkek mi derken ben doğunca çok talep görmemişim zahir:)))
Tombalak bebek benim, beni tutmaya çalışan ise 3 nolu ablam:)
14 Mart 2012 Çarşamba
Pi-shirt , Yaşasın 3,141592653589793238462643383...
Sizin için ne ifade eder bilmiyorum ama bugün Dünya Pi Günü! Bildiğimiz Pi, kısaca 3,14 deyip kesip attığımız, sonu olmayan, hesaplamaları hala süren...

9 Mart 2012 Cuma
Kulak Tırmalayıcı Günler...
Geçen yazıdan sonra annem sayenizde 'yorumkolik' oldu:) O kadar güzel ve içten yorumlarınız vardı ki gidene kadar her gün "aç bakalım başka ne yazmışlar" havasındaydı. Yorumları her okuduğumda gözleri parladı...Tekrar teşekkürler herkese:)
Bu haftaya düşük bir enerjiyle başladım. Doğa uyanışa geçmiş, bense hala kış uykusunda...
Buna artı burun hafif akık, boğaz şiş durumlarım da mevcut.
Elimde Atlas dergisi takvimi, yokluyorum sayfaları, okuyorum, hepsi birer 'neden' mi benim için???
Başlık çekici: "Türkiye`yi Sevmek İçin 365 Neden"
Güzel hazırlanmış, zannetmeyin ki turistik yerler baz alınıp allanıp pullanmış. Yooo ciddi ciddi yok olan el sanatları, bilmediğimiz köyler, göller, dağlar, mağaralar, kültürel yemekler, gelenekler, ülkemizde nesli tükenen hayvanlar... Keşke iş bunlarla bitse, yani bunlar bir yerde 'insan' gibi yaşamanın garantisi olsa...
Benim enerjim düşükse çocukların ki tavan yapar hep. Şaşmadı, en azgın haftalardan birini yaşadım. Her şey problem, daha okuldan eve gelirken aralarında geçen muhabbet(!) kulak tırmalayıcı cinsten:))
"Bana baktın, neden baktın? Elini oraya koyma, bacağını sallama. Anneeee, bana aptal dedi. Onu elleme, sen bakamazsın. Benim! Geri ver, vermem...." gibi roller değişse de diyaloglar değişmiyor.
Ödev yaparken, yemek yerken de bu durum farklı değil. Bir de üstüne birlikte oyun bulup oynamaya çalışıyorlar, ki tam bir fiyasko! Aslında her çocuklu ailenin yaşadığı 'evlere şenlik' bir durum, çok da farklı değil. Sadece benim mücadele gücüm sınıfta kaldı bu hafta:)
Böyle durumlarda kurtarıcım elleri ve kafayı biraz meşgul eden işler! Kağıt, boya kalemi, makas varsa bir şeyler çıkar bu mutlu ellerden....
Kai Felix, kapı canavarını kapı kapalıyken takmak isterken olmadığını anlayınca bir süreliğine hayal kırıklığı yaşadı ama onu ikna etmek hiç zor değil. Kapı açıkken kullanırsın dedim bitti olay:)
Peer Ole origamiden yola çıkıp penguen yaptı kendine. (saç kestirme konusunda okuldan uyarı almadan saç kesilmez gibi bir anlayışı var kendisinin, ki çok gurur(!) duyuyorum böyle sepet gibi kafayla gezdiği için)
Geçenlerde bir akşam masasında biri henüz boşanmış, biri iki kez boşanmış, biri evli (bu ben), bir evli daha bir araya gelince konu kaçınılmaz evlilikti. Bu karikatür döndü durdu aramızda....

* Penguen Dergisi`ne hürmetler...
10 Şubat 2012 Cuma
Ne Komiksin Anneeee
Bir insanoğlunun derli toplu evi tek başına kısa sürede bu kadar dağıtabileceğini ispatlayan günler yaşıyorum. Sonradan toplaması biraz acı ama dağıtmak da bir o kadar zevkli. Aynı anda kes, dik, arada online takıl, bir koşu mutfak, biraz telefon, arada çeviri yap, müziksiz hayat olmaz derken olacağı bu.
Bir de plak dinliyorum bu ara, işin yoksa git çevir. Değer tabii, plak başka bir müzik alemi. Gidip çevirmek bile ayrı bir keyif, sanki dünyanın en havalı işiymiş gibi havaya sokuyor insanı:)
Bir de plak dinliyorum bu ara, işin yoksa git çevir. Değer tabii, plak başka bir müzik alemi. Gidip çevirmek bile ayrı bir keyif, sanki dünyanın en havalı işiymiş gibi havaya sokuyor insanı:)
12 Aralık 2011 Pazartesi
Karın Ağrısı Mevzuu
Geçtiğimiz hafta bloğuma yazmamaktan kaynaklı karın ağrımı gidermek pazar gününe kaldı. Daldan dala atlayacağımı baştan söyler rahat okuyun diye ara başlıklar attığımı da eklemek isterim. Buyuralım bakalım:
Kedi aşkına!
Sevgili eşimin annesi (kayınvalide demeyi hiç sevmedim bir türlü) kedileri tutkuyla sever, evde hep bir kedi vardır baktığı. Kediler evde kraldır, kraliçedir.
Oturma odasına girdiğinde ayağa kalkıp el öpmediğimiz eksiktir. Yerini hazır ederiz, gerekirse öksürük, aksırık durumlarımızı erteleriz. Bu duruma tezat, kendisi simsiyah olduğundan çalışma odasındaki siyah koltukta şekerleme yaparken üzerine oturmuşluğum da vardır ama aramızda sır olarak kalmıştır:)
Annemize yıllardır almadığımız kedi kitabı, kedi biblosu, kedi tabakları, kedi takvimleri ve bilumum ıvır zıvır kalmadı. ('bilumum' imiş doğrusu, ben 'bilimum' biliyordum, TDK`ya hürmetler...) Bu hafta birkaç günlüğüne de olsa yol gözüktü bize. Aklıma sevgili Okuyan`nın bloğunda paylaştığı ve benim de kaydettiğim kediler geldi. Teşekkür ediyorum paylaşımına...Zevkle işledim, renk geçişleri olmadığından oldukça kolaydı. Çerçevelenince işi bitmiş olacak.
Fındık yiyen kedi mi olur?
Olurmuş....Kai Felix`e "Yerli Malı Haftası" dolayısıyla verdiğim fındıkların bir kısmı çantasına dökülmüş.(bu arada bilmem ne marka kek ve gene bilmem ne marka meyveli yoğurt 'yerli malı' olmuş, haberimiz yok. Bazı değerleri Çinli kardeşlere kaptırdığımız doğrudur ama bu kadar demedik hani. Gönderen anne benim için yılın annesidir!) Çantayı komple boşaltıp temizlemeye çalışırken evin fesat kedisi Muddel gelip bir iki mırladı. İşimiz vardı ilgilenmedik. Çantanın derinliklerinden çıkardığımız fındıkları bir kenara ayırdık. Arkasından bir kırt kırt sesler, bizimki öyle bir iştahlı fındık yiyordu ki, elimle topluyorum elime atlıyor utanmaz:) Daha önceki kavun yeme skandalından sonra bu da üzerine 'bonus' oldu! (bize de anlatacak bir şey çıktı fena mı:))
Kedi aşkına!
Sevgili eşimin annesi (kayınvalide demeyi hiç sevmedim bir türlü) kedileri tutkuyla sever, evde hep bir kedi vardır baktığı. Kediler evde kraldır, kraliçedir.
Oturma odasına girdiğinde ayağa kalkıp el öpmediğimiz eksiktir. Yerini hazır ederiz, gerekirse öksürük, aksırık durumlarımızı erteleriz. Bu duruma tezat, kendisi simsiyah olduğundan çalışma odasındaki siyah koltukta şekerleme yaparken üzerine oturmuşluğum da vardır ama aramızda sır olarak kalmıştır:)Annemize yıllardır almadığımız kedi kitabı, kedi biblosu, kedi tabakları, kedi takvimleri ve bilumum ıvır zıvır kalmadı. ('bilumum' imiş doğrusu, ben 'bilimum' biliyordum, TDK`ya hürmetler...) Bu hafta birkaç günlüğüne de olsa yol gözüktü bize. Aklıma sevgili Okuyan`nın bloğunda paylaştığı ve benim de kaydettiğim kediler geldi. Teşekkür ediyorum paylaşımına...Zevkle işledim, renk geçişleri olmadığından oldukça kolaydı. Çerçevelenince işi bitmiş olacak.
Fındık yiyen kedi mi olur?
Olurmuş....Kai Felix`e "Yerli Malı Haftası" dolayısıyla verdiğim fındıkların bir kısmı çantasına dökülmüş.(bu arada bilmem ne marka kek ve gene bilmem ne marka meyveli yoğurt 'yerli malı' olmuş, haberimiz yok. Bazı değerleri Çinli kardeşlere kaptırdığımız doğrudur ama bu kadar demedik hani. Gönderen anne benim için yılın annesidir!) Çantayı komple boşaltıp temizlemeye çalışırken evin fesat kedisi Muddel gelip bir iki mırladı. İşimiz vardı ilgilenmedik. Çantanın derinliklerinden çıkardığımız fındıkları bir kenara ayırdık. Arkasından bir kırt kırt sesler, bizimki öyle bir iştahlı fındık yiyordu ki, elimle topluyorum elime atlıyor utanmaz:) Daha önceki kavun yeme skandalından sonra bu da üzerine 'bonus' oldu! (bize de anlatacak bir şey çıktı fena mı:))
8 Aralık 2011 Perşembe
Kes Kes...Bu İşin Sonu Yok Gibi
Ne çok kestik geçen akşam......
Geçenlerde alakasız bir yerde bulduğum kendinden yıldız baskılı renkli kartonların dayanılmaz cazibesine kapılıp eve getirdim. Severiz ya kırtasiye, kalem işlerini. Arada vakit bulunca yaptık bir şeyler. Okuldan gelince rahatlamaları için basit, fazla uğraştırmayacak işler çıkarmak iyi geliyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






































