İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2017 Perşembe

Yaratıcı Dükkanlar #2: %100 İstanbul

Bu kez konuk İstanbul`dan: %100 İstanbul. Nasıl güzel bir dükkan adı öyle değil mi? 
Vitrininde "reuse, reduce, recycle" yazan böyle bir dükkanı sadece uzaktan izleyip geçmem mümkün değil. Tohum/erzak çuvallarının, reklam/sergi afişlerinin, tır brandalarının hayatına başka bir ruh halinde devam ettiğini düşünün! Ve gerçek şu ki; sağda solda gündelik yaşamda karşımıza çıkan sayısız reklam afişlerine, brandalara kullanıldıktan sonra ne olduğunu o güne kadar zerre düşünmemişim. Çok şükür ki herkes benim gibi değil ve düşünen birileri çıkıp bu harika fikri hayata geçirmiş. 

6 Mayıs 2016 Cuma

Banksy

Yazarken o kadar özgür takılıyorum ki neyi ne zaman yazacağım hiç belli olmuyor, durup dururken aklıma nerden geldiği de şüpheli. Ama geliyor işte. Bugün de Banksy yazasım var mesela.
Mart ayında Karaköy`e gitmişken ve serginin önünden geçiyorken girelim hadi deyip kendimizi Banksy`nin "The Art of Banksy"sergisinde bulmuştuk. Hani şu "Banksy’nin haberinin olmadığı Banksy sergisi" diye haberlerin çok yapıldığı sergide. Sergiden çok bu konu konuşulmuştu hatırlarsanız.
Habersiz olmasının sebebi belliydi: serginin küratörü olan Steve Lazarides. Kendisi, kimliği gizli olan grafiti sanatçısı Banksy ile uzun yıllar çalışıp, son 10 yıldır da Banksy ile görüşmeyen bir adam. (Bu arada Banksy`nin gerçek kimliğinin ortaya çıktığı iddia ediliyor: http://onedio.com/haber/ingiliz-bilim-insanlari-banksy-nin-kim-oldugu-tespit-edildi--687681)

Doğrusunu isterseniz sokak sanatının 8 sponsora rağmen bu şekilde paraya dökülmesi birçoğumuz için rahatsızlık verici. Eserler sistem karşıtı, yapan sanatçı da ama görmek için para bayılmanız gerekiyor. Evet, bu saçmalığa rağmen 'dört duvar arasındaki sokak sanatını' görmekten kendimizi alıkoyamadık. Merak ağır bastı, paraya kıyıp ortak olduk anlayacağınız.


10 Şubat 2016 Çarşamba

İstanbul`da Kısa bir Mola: Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Geçen hafta planıma sonradan dahil olan kısa bir İstanbul ziyaretinde yine boş durmadım. Vakit dar olduğundan mekan seçme şansım pek yoktu ama en azından daha önce ziyaret etmediğim İstanbul Büyük Saray Mozaikleri Müzesi`ni ziyaret etme şansını yakaladım. (Bu müzeyi ilk defa Güven`den duymuştum. http://www.benolmeden.com/2013/10/buyuk-saray-mozaikleri-muzesi-istanbul-ziyaret-ucret.html )

24 Şubat 2014 Pazartesi

"Karanlıkta Diyalog" Zamanı

"Dialogue in the Dark" ya da "Karanlıkta Diyalog" adını bu blogu sıkı takip edenler iki yıldan beri biliyor. Hamburg`daki ziyaretimden öylesine etkilenmiştim ki burada yazdığım gibi herkese de anlattım. Böyle bir şeyi ne duymuştum, ne okumuştum öncesinde. Çocuklarla Hamburg planı yaparken daha önce hiç bilmediğimiz bir yer olsun diye listeye eklenmişti. Tam olarak bizi neyin beklediğini bilmeden üstelik. Evet karanlık olacaktı, orası tamam da, ne kadar karanlık olabilirdi ki gören bir insan için?!
Sonuç; daha önce de yazdığım gibi çocukların hâlâ dilinden düşürmediği, müthiş etkilendikleri bir deneyim oldu. Şöyle bitirmişim eski yazımı: "Son aşamada bir kafeye gelip bir şeyler içtik, gene karanlık ve servis elemanları görme engelli. Bir yandan da soru cevap şeklinde sohbet ettik. Yanımda oturan Kai Felix bir ara kulağıma eğilip "anne burası ne güzel bir yer değil mi?"dedi! Evet, bence de. Çıktık, "gören" dünyamıza geri döndük ama kafamız allak bullak!!! Dünyada 6000 kişiden fazla görme engelliye iş imkanı sağlayan proje bizi çok etkiledi. Öyle ki unuttuk gözlerimizle gördüklerimizi, soranlara anlattığımız ilk şey "göremediklerimiz" oldu!"
"Bizim ülkemizde neden yok?" diye hayıflanırız ya bazen, işte ben de bu deneyim için o durumdaydım.  Neyse ki sosyal girişimcilik yanı kuvvetli, elini taşın altına koyabilen güzel insanlar yaşıyor memleketimizde. Blogger olarak davet edildiğim Karanlıkta Diyalog sergisinde, serginin kurucu ortaklarından Hakan Elbir`in konuşmasını dinledikten sonra bu düşüncemde ne kadar haklı olduğumu anladım.
Sergi alanında sohbeti hoş insanlarla tanıştım, bizi çok keyifle karşıladılar. Böyle bir etkinlik için biraz kalabalıktık, bu sebeple bize iki rehber eşlik etti. Öncelikle içeriye girip toplantı yapılan salonda karanlıkta Hakan Bey`i dinledik. O, bize projenin nasıl ortaya çıktığını, Hamburg`da Karanlıkta Diyalog`u ilk defa ziyaret ettiklerinde nasıl etkilendiklerini, çok kısa bir sürede (hatta aynı gün) bunu İstanbul`a getirmeye karar verdiklerinde oluşumun kurucusu Andreas Heinecke`nin bu hızlı karardan onları vazgeçirme çabasını anlattı. Konuşmasında dikkat çekici çok şey vardı. Bunlardan biri başlangıçta düşündükleri gibi rehber bulma sıkıntısı yaşayıp yaşamayacaklarıydı. İlân verdiklerinde hiç beklenmedik şekilde iyi eğitim almış, dil bilen, evde oturan çok sayıda görme engelli rehber adayı ile karşılaşmaları bana doğrusu çok acı geldi. Diğer nokta Hakan Bey`in özellikle altını çizdiği bir konu. Kendi yaşamında bu proje öncesinde görme engelli hiç arkadaşı olmadığını, bunun ne denli bir eksiklik olduğunu dile getirdi. Ve aslında çocuklarımızın da mutlaka çevrelerinde engelli biriyle arkadaşlık kurmaları gerektiğini vurguladı. Bir yandan dinlerken, diğer yandan çocukları düşündüm. Evet yoktu gerçekten. Kasıtlı bir şey değil elbette ama nedenini de bulamadım. Biz mi çok izole şekilde yaşıyoruz ya da bilmeden, farkına  bile varmadan yaşamımızda onları yok mu sayıyoruz? 
Konuşmadan sonra iki grup olarak içeriye girdik. Bizi kuş seslerinin karşıladığı deneyimde zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan küçük İstanbul`u gezmiş olduk. Manavda meyveleri sebzeleri tanıdık, köprüden geçtik, banklara oturduk, şehir trafiğine karıştık (hatta ben yola çıkmışım:)), İstiklâl`de tramvaya bindik, parka gittik, uçağa bindik... Zaman zaman birbirimizi kaybettik, seslerimiz ve rehberimiz sayesinde yolumuzu bulup ilerleyebildik. 
Diğer ülkelerle kıyaslandığında Karanlıkta Diyalog`un en büyüğü İstanbul`da (1500 metrekare). Şimdilik haziran sonuna kadar Gayrettepe Metro İstasyonu Diyalog Sergi Alanı`nda ziyaret edilebilir. Hakan Bey`in de, benim gibi düşünen pekçok kişinin de dileği serginin kalıcı hale gelmesi yönünde. Rehberimizin belirttiği gibi Karanlıkta Diyalog onlara bambaşka bir dünyanın kapısını açtı, inanarak ve isteyerek çalıştıkları bir iş imkânı sundu. "Görme engelli" dendiğinde bizler acıma duygusunu bir tarafa bırakarak, belki de ilk kez empati yapabileceğimiz bir ortamda bunu deneyimleme fırsatını bulduk.
Başta Hakan Elbir olmak üzere tüm Karanlıkta Diyalog ekibine çok teşekkürler. Tarifi zor ama kolay kolay unutulmayacak bir gün yaşattıkları için...

7 Ocak 2014 Salı

"Göremediklerimiz" Üzerine

Hatırlatacağım konuyu blogumu az çok takip edenler bilir. 2012 yılında Hamburg`da gittiğim bir yerden bahsetmiştim: Dialogue In The Dark!
Yazdıktan sonra çok kişinin ilgisini çekmiş, birçok yorum gelmişti. Çocuklarla birlikte gitmiştim ve inanın çocuklar için konu kapanmış değil, arasıra evde konuşuluyor hâlâ. Son derece etkileyici ve biz görenler açısından şimdiye kadar yaşamadığınız bir deneyimdi. İlgili yazımı hatırlamak adına tekrar okuyabilirsiniz. http://www.mutlueller.com/2012/08/gordugum-bir-yana-ya-goremedigim.html

Şimdi bunu neden durup dururken ısıttım? Birkaç ay önce gazetelerin iş ilanı bölümünde Dialogue In The Dark İstanbul sergisi için görme engelli takım arkadaşları aradıklarını okumuştum. Ve 20 Aralık 2013`ten beri Dialogue In The Dark (Karanlıkta Diyalog) sergisi İstanbul`da! Gayrettepe Metro İstasyonu’nda 1500 metrekarelik özel sergi alanında 19 Ocak tarihine kadar ziyarete açık. http://dialogistanbul.com/anasayfa
Sergi dokuz yaşından büyüklere tavsiye ediliyor ancak şöyle bir açıklama da mevcut: 
Bireysel ziyaretlerde 12 yaşından küçük çocuklara bir yetişkinin eşlik etmesi gerekmektedir. Ancak, ailesinin ya da yasal vasinin rızası olduğu takdirde her yaş grubuna açıktır.

Serginin açıldığı aralık ayından bu yana sergiyle ilgili çok şey yazıldı aslında. Şimdiye kadar okuduğum en iyi yazı ise sevgili Kaan`dan geldi. Sergi ile ilgilenenler, gitmek isteyenler mutlaka okusun. http://bigayingunlugu.blogspot.com/2014/01/istanbulu-dinliyorum-karanlkta.html

11 Ekim 2013 Cuma

Barbar Mıyız Gerçekten?

İstanbul`dayken durumu değerlendirip sevgili Bolat ile 13.İstanbul Bienali`ne de uğradık elbette.
"Gezi Ruhu"ndan yansımaları da barındıran bu yılki bienalin, bazı çevreler tarafından geçmiş yıllara göre başarılı bulunmadığını en başta belirteyim. Sanırım yapılan en önemli eleştirilerden biri bienalin kamusal alanlardan çekilmesiydi. Küratör Fulya Erdemci bu konuyu şöyle açıklıyor:

13. İstanbul Bienali için, Gezi Parkı, Taksim Meydanı, Tarlabaşı Bulvarı, Karaköy ve Sulukule mahallesi gibi kentteki en tartışmalı -ve de bienalin varlığıyla soylulaştırma tehlikesi olmayan- kentsel mekânlara odaklanmıştık. Gezi olaylarının öncesinde kentsel kamusal mekânlara müdahale eden pek çok proje gerçekleştirmeyi planlamıştık. Ama vatandaşlarının özgür ifadelerine izin vermeyen otoriteden alacağımız izinle sokaklarda sanat projeleri gerçekleştirmenin ne demek olduğunu sorguladığımızda, bağlamın tamamen değişerek bu projelerin ortaya çıkış nedenlerini ötelediklerini gördük. Bu açıdan, kamusal alan sorunsalını irdeleyen bu projeleri bu koşullarda gerçekleştirmenin onların varlık nedenleri ile çelişebileceğine karar verdik. Ve bu doğrultuda gerçekleştirilmemelerinin daha anlamlı bir öneri olduğuna kanaat getirdik ve kentsel kamusal mekânlardan çekilme kararı aldık.

Öte yandan bienalin bu yıl ilk defa ücretsiz olarak gezilebilmesi pek çok ziyaretçiye ulaşması bakımından olumlu bir adım. Tüm eleştirileri bir yana bırakın, vaktiniz varsa bienal mekânlarına bir uğrayın derim. 

Uzun uzun anlatacak değilim. Burada kısaca paylaşacaklarım öncelikle sıradan biri olarak dikkatimi çekenler, siz gördüğünüzde başka türlü notlarla döneceksiniz muhtemelen.


25 Eylül 2013 Çarşamba

Sanatın Dokunma Hali: "Modern Sanata Dokunun"

Dün İstanbul Modern`de "Modern Sanata Dokunun!" projesi ve dokunmatik ekranlı panellerin tanıtıldığı toplantıda İstanbul Modern Genel Müdürü Çiler Yıldız`ı keyifle dinledik.
İstanbul Modern herkesin bildiği gibi 2004 yılından bu yana modern ve çağdaş sanat sergileri düzenleyen Türkiye`deki ilk özel müze. Dünyanın en büyük turizm sitelerinden biri olan ve uluslararası seyahat tercihlerinin belirlenmesinde önemli rol oynayan TripAdvisor.com tarafından Türkiye`den seçilen 10 müzenin bulunduğu listede Ayasofya, Kariye, Arkeoloji Müzesi, Göreme Açıkhava Müzesi’nden sonra 5.sırada yer alıyor. 
Gelişen teknolojiyi yakından takip eden İstanbul Modern gene bir ilke imza atıp, müze içine yerleştirdiği 13 adet dokunmatik ekranlı panel ve tablet bilgisayar sayesinde sanata bizi daha da yaklaştırıyor. Projenin amacı çağdaş sanatla ilgili farkındalık yaratmak, ücretsiz eğitim ve sosyal programlara katılımı artırmak ve İstanbul’da gelişen alternatif kültür turizmine katkıda bulunmak şeklinde özetlenebilir. İstanbul Kalkınma Ajansı tarafından desteklenen projeyle müze dışında da dokunmatik ekranlı dijital paneller yerleştirilecek bölgeler:

  • Sultanahmet Meydanı
  • Kadıköy (Karaköy-Eminönü-Kabataş İskelesi)
  • Havalimanları
  • Kabataş
  • Beyoğlu Tünel ve Galata Kuledibi
  • Kanyon AVM
Proje hakkında daha detaylı bilgi almak için lütfen Modern Sanata Dokunun!

Türkçe ve İngilizce olarak sunulan içerik, İstanbul Modern`deki güncel sergilere, eğitim programlarına ve etkinliklere kolayca ulaşma imkanı sağlamaktadır. 
Tanıtım toplantısından sonra rehber eşliğinde Erol Akyavaş Retrospektif sergisini gezdik. Türkiye`de doğan, Avrupa ve Amerika`da mimarlık ve sanat eğitimi alan, özellikle İslam sanatına duyduğu ilgi ve tasavvuf geleneğini sanatının merkezine yerleştiren Erol Akyavaş`ın çalışmaları 1950’li yıllarda başlayan ve 1990’lı yılların sonuna uzanan yarım asırlık sanatsal birikiminin bir dökümünü çıkartıyor.
Doğu ve batı sanatlarını bir araya getirdiği çalışmaları oldukça etkileyici, Enel Hakk, Hallac-ı Mansur, Üç Tablet, Bosna`daki Etnik Temizliğe Ağıt ve Cehennet, Irmak sanırım benim için öne çıkanlardı diyebilirim. Fazla bahsetmem anlamsız olur, gidip kendiniz görün demekle yetinebilirim yalnızca. (Sergi 1 Aralık 2013`e kadar görülebilir.)
Bizleri davet etmekle kalmayıp gerçekten ilgilenen başta İstanbul Modern Genel Müdürü Çiler Yıldız`a ve emeği geçen tüm müze çalışanlarına çok teşekkürler.

Yalnız değildim elbette, bu toplantının bir güzel tarafı da ev sevdiğim blog dostlarımdan birinin de orada olmasıydı. Sevgili Bolat! (Bkz. İstanbul İstanbul Olalı) Geç de olsa aramıza katıldı, ayaküstü de olsa sohbet etttik. Yolumuz tekrar bir yerlerde kesişir umarım.
Sevgili Sebla Şahin her zamanki gibi güleryüzlü ve içtendi. Buradan bir kez daha çok teşekkür ediyorum kendisine.

İstanbul Modern:

Meclis-i Mebusan Caddesi
Liman İşletmeleri Sahası
Antrepo 4 Karaköy
İstanbul
Tel: 0 212 334 7300
info@istanbulmodern.org

Ziyaret saatleri pazartesi günleri hariç her gün 10.00-18.00
Perşembe günleri ücretsizdir.
12 yaş ve altı, engelliler ve üyeler için ücretsizdir.

www.istanbulmodern.org

İstanbul Modern Twitter

İstanbul Modern Facebook

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Erol Akyavaş, 1932 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. 1950 ve 1952 yılları arasında Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'ne misafir öğrenci olarak devam etti. Daha sonra Paris’e gitti. Fernand Léger and André Lhote atölyelerinde çalışmalarını sürdürdü ve Paris’te “Cercle et Carré” Grubuna katıldı. 1954 yılında ABD’ye gitti. Illinois Institute of Technology’de Ludwig Mies van der Rohe ve 1960 1962 yıllarında Mimar Euro Saarinen ile mimari çalışmalarına devam etti. 1967 yılında New York’a yerleşti. 1950 yıllarından sonra New York, Cleveland, Roma, Milano, Bremen, Stuttgart, Londra, Berlin, Paris gibi şehirlerde kişisel sergiler düzenledi. 1960 yılında bir yapıtı MOMA’ya girdi. Bremen ve Stuttgart müzelerinde resimlerine yer verildi. 1999 yılında Amerika’da vefat etti. 
(kaynak: www.biyografi.net)

4 Aralık 2012 Salı

Nasıl Bir Şey O?

İstanbul Tasarım Bienali`ne gittim. Ya da şöyle düzelteyim: Bienal kapsamında olan iki sergiye, Musibet ve Adhokrasi! Bienalde 46 ülke, 300`e yakın tasarımcı, 100`den fazla proje yer alıyor.

Bazen denk gelirsiniz, karşınıza çıkan biri öyle bir bakar ki, altyazıda şunu okurum ben: "ne alaka yani bienal?!" Ya da annem gibi: "Nasıl bir şey o?" "Merak etme anne, kötü bir şey değil. Sergi gibi falan yani" Bizim bu telefon konuşmalarımızı bir tasarımcı duysa ağlar herhalde:))

Bienale gitmek için 'bir şey' olmanıza gerek yok aslında. Yaşadığınız şehre, ülkeye, dünyaya baktığınız açıyı değiştirmek veya sorgulamak için, bazı insanların nelere kafa yorduğunu anlamak için, gelecekte bizi daha nelerin bekleyebileceğini görmek için, dikkat çekilen noktalarda biraz olsun farkındalık kazanmak için.....ve kendinize göre pek çok nedenden dolayı bienale gidilir!

'Eee anlat bakalım' kısmı ise en zoru sanırım. Hepsi mümkün olmasa da akılda en kalıcı olanlar, anlamlandırabildiğim en iyilerini kuru kuru geçmeyeyim, ki belki birilerinde bienal iştahı açılır:)

İstanbul: Kentsel Kılık (Ebru Salah)
Dönemler boyunca kılıktan kılığa girmiş İstanbul`un elbisesi ancak bu kadar şık olur derken projeyi okuyunca daha bir anlamlı hale geliyor: Çevre yolları kesme, iki yakayı birleştiren köprüler ve vapur hatları dikme, büyük kenstsel dönüşüm projeleri yama, kentsel yoğunlaşmanın olduğu rant alanları katlama, standart yapılaşma alanları kalıp olarak karşımıza çıkıyor.

Olağanaltı (Ceren Balkır Övünç, Elif Kendir B.,Emre Altürk, Nilay Yurtsever)
Kırılgan bir ortam burası. Birinin üzerinde bir film karesi:"istanbul, ya sen beni yeneceksin, ya da ben seni!..."Bir diğerinde boğazdan geçen 312.tanker, diğerinde lüfer, birinde vapur.... Belirlenen noktaya gelip, çenenizi dayayıp baktığınızda ise İstanbul Silüeti!

40 Nasihat Made in İstanbul (Özlem Berber, Sait Ali Köknar, Funda Uz, Ali Paşaoğlu, Yuvacan Atmaca, Özlem Ünsal)
Bahsi geçen 40 Nasihat`a tebessümle bakıyorsunuz. Gece yarısı İstanbul Hatırası dövme yaptıran, dam üstünde spor sahası olan okul, Galata Köprüsü balıkçısının olta sabitleyicisi....gibi kent nasihatleri görülmesi gerekenlerden:)

İstanbul -O- Matik (Cem Kozar, Işıl Ünal)
Sergide mutlaka bahsedilmesi gereken ama anlatması çok zor olan interaktif bir kent yapma oyunu aslında. Karşınızda üç boyutlu bir ekran ve yerde butonlar. TOKİ, politikacılar, yıldız mimarlar, turistler... Çok etkileyici!


Kentsel Yenileme ve İlgili Memnuniyetsizlikler: Kreuzberg-IBA '84/87 (Esra Akcan)
Projenin yanındaki açıklama: "Bir Türk ailesinin Alman Federal Anayasa Mahkemesi`nde 1993`te kazandığı bir dava sonucunda, bilgi edinme özgürlüğü anayasal hakkının bir parçası olarak uydu anteni sahibi olabilmek ve Türk televizyonlarını seyredebilmek için kanuni izin çıktı."
Çanak içinde çanakları neden gördüğümüzü de anlamış olduk:)

İnşaat Ya Resulullah (Aydan Çelik)
Birikim dergisinin ekim 2011 sayısının kapağı bu kez bienaldeki Musibet sergisinin bitişinde uğurluyor bizleri ve yutkunarak yorumsuz kalıyorum ben de:)

İstanbul Modern`de görebilecekleriniz bu kadar değil tahmin edersiniz:
"Giysi Takası", "İslam, Cumhuriyet, Neoliberalizm", Soundspace", "Bilinmeyenin Gerçek Dışı Durumu","İzmir/Deniz" Töztepe", "Ben Başkan Olsam"... benim için diğer öne çıkanlar.

Bienalin diğer adresi Adhokrasi sergisi için Galata Özel Rum İlköğretim Okulu`na devam ettik.
Sergi binası müthiş!


Okul, demografik sebeplerden dolayı 1988 yılında kapanmış, 2001 yılında anaokulu olarak tekrar hizmete açılmış ancak 2007 yılında öğrenci yetersizliğinden dolayı bir kez daha kapanmış. Sınıfları hayal ederek yürürken, kimi odaların kapılarının yanlarında müdür, müdür yardımcısı tabelalarını görünce içim burkuldu ister istemez...

Imagine (Pedro Reyes)
Bu serginin en çarpıcı projesi Meksika`dan. Pedro Reyes, 2008`den beri yasadışı silahların gönüllü olarak bağışlanması için kampanya düzenlemiş. El konulan silahları gitar, flüt, bateri gibi farklı müzik aletlerine dönüştürüp bir orkestra ortaya çıkarmış.
Bu projeyi, İstanbul Tasarım Bienali Direktörü Özlem Yalım Özkaraoğlu şöyle anlatmış:
"... Müzik enstrümanlarına dönüştürülen silahların gerçek olması ve özellikle de Meksika'dan gelmesi, nakliye işleminin başlı başına bir zorlu bir süreç olacağının habercisiydi. Enstrümanları, İstanbul Tasarım Bienali'nin 'Adhokrasi' sergisine getirmek için eylül ayı başında Pedro ile konuşmaya başladık. Nakliyat için öncelikle içişleri bakanlığından izin belgesi alınması gerekiyordu. Uzun süren yazışmalar ve pek çok hayır cevabı bizi yıldırmadı. Tüm bu işlemler için neredeyse tüm İKSV çalışanları iki-üç hafta durmadan çalıştı. Bir aylık çalışmanın sonunda emeklerimizin karşılığını aldık, müzik enstrümanları özel olarak hazırlanan korumalı dört sandıkla Mexico City'den Paris aktarmalı olarak İstanbul'a vardı. Enstrümanlar İstanbul'a ulaştığında Tasarım Bienali ofisinde kutlama yapıldı. Bienalin açılış kokteylinde Gevende grubu bu aletleri kullanarak bir konser verdi, gerçek bir kutlamaydı...."

Adhokrasi sergisinde yaratıcılık ön planda. Mikro Hava Araçları, Tost Makinesi Projesi, Doğaçlama Makinesi, Şeffaf Araçlar, Kendi Kendinin Hediyesi Ol, Taşıttan Projeler, Toki Kullanıcıları İçin Hayatta Kalma Kılavuzu, İnsansız Hava Aracı bunlardan bazıları sadece.
Kendi Kendinin Hediyesi Ol, maalesef mola verdi ordayken, göremedik. Ancak oldukça ilginç, bir platform üzerinde önce vücudunuz Kinect sensörler tarafından taranıyor ve birkaç dakika içinde kendi üç boyutlu modelinizi elinize alabilirsiniz. Çalışırken değil ama sonuçları gördük:)
Atladığım, anlatmadığım, fotoğraflamadığım projeler var elbet. En iyisi gidip kendiniz görmeniz, yorumlamanız. Buradakiler tadımlık sonuçta:) Geç kalmayın, son tarih 12 aralık!
Gerekli bilgi için:
İstanbul Tasarım Bienali
İstanbul Modern

Güzel bir gündü. Bir de bu günü bir blog dostumla yaşayınca çok daha özel oldu:)
Sevgili Sezer (Klio`nun Şarkısı) ile uzun zamandır buluşma konusu vardı aramızda. Kuru kuru buluşup kahve içmeyelim deyip bienalde buluşmaya karar vemiştik, isabetli de oldu.

Bir sonraki buluşmada belki daha kalabalık oluruz, ne dersiniz oradakiler?

Fotoğrafların tümü bana aittir. Lütfen izinsiz kullanmayın.

11 Eylül 2012 Salı

Bu da Benden Olsun!

Ben kendime gelene kadar çok şey söylendi, çok şey yazıldı. "Aman bir ben eksik kalayım" diye geri duracak değilim, ki tarihe not düşülsün, en azından kendi tarihime:)
Aylar önce heyecanla etrafımdakilere RHCP bileti aldığımı söylerken, çoğunun ifadesi "yıllar önce gelselerdi tamam da, artık yok ya gidilmez" idi.  Benim beklentim boş çıkmadı; müthiş bir performans, 40.000`den fazla izleyici!

Mekan kesinlikle yanlıştı ama artık bunun üzerine konuşmak da yanlış. Söylenen söylendi...Ulaşım sorunları, zaten trafiği dünyada örnek(!) gösterilen İstanbul`da kaça katlandı bilmem! Pozitif Müzik`e çok yüklendi millet. Bunu dışarıdan bakarak söylemek yanlış, mekan seçiminde tam olarak neler yaşandı bilmiyorum. Ama trafikten ya da alkolsüz konserden dolayı şikayete gidilecek ilk adres onlar değil!
Bize dönersek;
Bizi götüren uyanık taksicinin bihaber hali bize yaradı, gık demeden Santralistanbul`un yolunu tuttu. Yaklaştığımızda bir şeylerin ters gittiğini düşünen taksici bize dönüp "ne var burda bu akşam?" dedikten sonra aldığı cevapla yıkıldı! Bilseydim getirir miydim ben sizi şeklinde kibar kibar ama arkamızdan kesinlikle ağır ağır küfür ettiğini tahmin etmek hiç zor değil:) Zira bizim indiğimiz yerde trafik çoktan bitik durumdaydı!
İçerisi tahmin edildiği gibi; gezinen-oturan insan yığını, saatlerini meşrubat-sigara ikilisine bağlamış sağda solda muhabbet halindeydi. Biz de katıldık haliyle. Athena tam zamanında sahnedeydi, iyi bir repertuvar ile bizleri ısıtıp gittiler. Athena`yı hep sevmişimdir; tarzlarını bozmayıp, kimseye bulaşmadan işlerini yapmaları sevme nedenlerimden başı çeker sanırım. Sahnenin yanında yer alan ekranlar henüz açık olmadığından, kategori 1`de olup sahneyi de hiç göremediğimden izleme şansım olmadı kendilerini:)
Gecenin esas adamlarını beklerken evde bir ablaya teslim ettiğim çocuklar aradı. 'Çok gizli' bir konuşma sonucu ablanın tencerenin kapağını kapatmasından dolayı mantının taştığını, hatta tüm ocağın battığını Peer Ole`den öğrendikten sonra arkasından telefonu alan Kai Felix, mantı tabağını yere düşürdüğünü, mantıları sonra nasıl topladıklarını anlattı! Süper!!!! Evde her şey yolunda:) Duyurulur, konser alanında mantı mantı diye hararetle konuşan bendim!
Çok da gecikmeden Monarchy of Roses ile başladı konser, Dani California, Can`t Stop ile devam ederken I`m With You albümündeki Did I Let You Know`da İlhan Erşahin de sahnedeydi. Performansları, görsel anlamda sahne etkileyici olduğu kadar setlist de iyiydi. Gitarist Josh Klinghoffer`ın alçılı bacağı ve üzerindeki Türk bayrağı tişörtü puanları toplarken, basçı Flea müthiş enerjisi ve konuşmaya her daim hazır haliyle sempati odağı oldu. Give It Away ile iz bırakan bir final sonrası gecenin çileli ikinci bölümü selamladı bizi!Girişin problemi çıkışta daha da bir büyüdü. Uzun süren çıkış eziyetinden sonra gecenin yürüyüşü başladı bizim için. Yaklaşık 2 saat süren turun sonu taksi bulmamızla mutlu sona ulaştı:)
Öyleydi, böyleydi, şöyleydi....Yaşanan sıkıntılardan dolayı müthiş konser güme gitmesin; yürümüşüm, susamışım, beklemişim, sahneyi görememişim kaç yazar!
Payıma düşenler, bir nevi iç ses diyelim:

  • Toplamda 10 saati aşan bekleme-izleme-yürüme potansiyelimin hala olduğunu bilmek gelecek konserler için umudum oldu:) 
  • Alkolsüz konseri grubun müthiş performansı unutturdu. Acaba grubun bundan haberi var mıydı, birileri çıkıp onlara neler olduğunu anlatmış mıydı? Ülkeyi yasaklarla kurtardığımızı falan mesela...
  • Kendi adıma izlemeye gittiğim hiçbir konserin ardından "İstanbul çok güzel, sizi seviyorum" tarzı bir yaklaşım beklemem. Tam tersi iticidir benim için, hatta yalakalıktır. Aynı şekilde yerli konserler de dahil. Beni niye sevesin ki be adam, en fazla zahmete katlanıp izlemeye geldiğim için teşekkür edersin:)
  • İstanbul`un çok iyi bilmediğim Eyüp tarafları da tuhaf yerlermiş. Gece yürürken, mahalleli çocuklar yaklaşıp "abla bu akşam ne var?" diye sordu. Cevaba karşılık ise "ha zaten belli, burada normalde bu saatte köpek bile gezmez" dedi:)
  • Topuklu ayakkabı giyebilen bir insanoğlu değilim. K1`de olup da LED izleyince "keşke" dedirtti bana. Yok canım şaka, deli miyim topukluyla konsere gidecek:) Ama şık bir sandaletle gelen bir hatun gördüm, içim acıdı:)
  • Anthony Kiedis`in "life is a trip" yazılı bir tişörtü olduğunu gazetede gördüm. Benim hayat yolculuğumda ise kendime daha nice ama özgürce konserler dileyerek noktayı koyuyorum.

3 Ağustos 2012 Cuma

Dedim Size, Kaçıyorum!


Kısa bir özet sonucu aslında bu bir "Semi Kaçar" postudur. 

Kısa bir süre önce gittiğim The Great Masters sergisini bu kez çocukları bahane ederek tekrar gördüm. Çocuklar için bir sergi veya müze ziyareti sadece ilgi çekici bölümlerden ibarettir genelde. Onlar da öyle yaptı; ilginç bölümleri gezdiler, dinlediler, baktılar ve sonrasında atölye programına da katıldılar. Bu arada not düşmeli buraya: The Great Masters sergisi 27 ağustos tarihine kadar uzatıldı!
Bu kadarlık bir gün değildi elbet. Gelen yorumlardan tavsiyelere uyup Karaköy Lokantası ve Ops Cafe de listeye eklendi, dünyanın küçüklüğünü ispatlarcasına iki hoş tesadüf yaşandı:) Kapanışı da İstanbul Modern ile yapalım dedik ve Burhan Doğançay sergisi başta olmak üzere genel bir dolanma hali ile günü bitirdik. Burhan Doğançay sergisini de 23 eylül tarihine kadar İstanbul Modern`de görebilirsiniz.
Paşa gönül ister ki tüm bunlardan beş post yazı çıkarayım. Ama başta dediğim gibi kaçma halindeyim, anlatabileceğim en kısa hali budur.
Sırada 14 yıldır geleneksel hale gelen Hamburg ziyaretimiz var. İki velet ve ben gene yollardayız:)
Hamburg başlı başına anlatılması, üzerinde durulması gereken mekanlarıyla, müzeleriyle başımı döndüren şehir olarak geçer tarihimde. Hep derim, kuzey beni çağırır, severim o havaları. Kimi bazen günlerce kesilmeyen yağmurları....Hımm şimdi mi? Muhtemelen Temel`in tahmin taşını baz alırsam benim taşım ya ıslak olacak, ya sallanacak, ya da gözükmeyecek:)) Altında gölge olursa ne ala!

Not: Araştırmalarıma rağmen bu görselin kaynağına rastlayamadım. Kaynaksız diyelim kendisine:)

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Not Etmelik Adresler



Bir yere gidiyorsam önce büyük taşı koyarım sonrasını da boş bırakmam, ziyan olmasın hesabı:)
Geçen hafta sergi bahanesiyle gittiğim Karaköy tarafında uğramam gereken bir adres vardı: Kağıthane! Adı her şeyi söylüyor zaten, bilmeyenler için internet sitelerindeki sloganı dükkanı anlatıyor:

"buradaki hiçbir şeye gereksinimin yok, ama gördüğünde hepsini birden isteyeceksin"

Bu hipnoz cümlesi kafamda, Karaköy şubesinin de olduğunu duyunca tam benlik olan bu dükkanı listeye alıp İstanbullu edasıyla çok da aramadan buldum. Minik bir dükkan ama kağıt tutkunları için alış veriş yapma potansiyeli yüksek. Ne ayakkabı, ne kıyafet dükkanı.....hiçbir dükkanda bu kadar vakit geçirmem. Beni cezbetmez, benim için ihtiyaç zamanı gidilecek yerlerdir. 
Kağıthane öyle mi, bir baktığıma tekrar bakıyorum. Defterler, bardak altlıkları, Amerikan servisleri, magnetler, kartlar....hepsi %100 Türk malı! Aklınıza gelebilecek kağıttan yapılmış, bazıları İstanbul temalı ürünler, kağıt dışında el yapımı porselenlere de göz takılmıyor değil. Ufacık dükkanın içinde kaç tur attım:) "Bir şey almalıyım" hissiyle çok gerekli(!) olduğunu düşündüğüm geri dönüşmüş defter, "s" harfli deftercik, Tekel kibrit kutusu baskılı defterler, kedili kart, çocuklara isim-hayvan-bitki oyun kağıtlarını aldım, bazıları hediye olacak. Adamlar haklı, başa dönersek; hiçbir şey gereksinim değil ama hepsini almak istersin!
E ne yapalım, herkesin bir defosu var:)
Blog takipçisi iseniz "a ben bu Kağıthane`yi bir yerlerde daha okudum" diyebilirsiniz, ki muhtemelen o yerlerden biri de budur!
Ek olarak kurcalamak isterseniz adresler:
Karaköy Dükkan: Kemankeş Caddesi No:11 Karaköy/İstanbul
Twitter: kagithanecomtr
Pinterest: Kagithane
Facebook: Kağıthane Hauseofpaper

Hazır oralara kadar gitmişken bir adres daha var atlanmaması gereken: Julius Meinl, telaffuzu zor olduğundan asıl adıyla Karabatak!




Julius Meinl, Viyana`da bir kahve üreticisi olup 1862`de kurulmuş. Firmanın logosu aslında elinde kahve fincanı tutan fes takmış bir Arap çocuğu iken 1999`da yenilenen logosuyla yaklaşık bugünkü haliyle karşımıza çıkar. Viyana ve kahve arasındaki ilişkiyi bu esnada biraz açmak gerekir.


1683, II.Viyana Kuşatması sonunda Osmanlı orduları geri çekilirken arkalarında çuvallar dolusu kahve çekirdekleri bırakırlar. Viyanalılar bunlarla ne yapacaklarını bilemez, hatta hayvan yemi zannederler. Osmanlıları çok iyi tanıyan Georg Franz Kolschitzky (Ukrayna asıllı Polonyalı, hikayesi oldukça ilginç), çuvalların kendisine verilmesini ister ve Schlossergassl`de ilk Viyana kahvesini açar. Hatta iyice tanındıktan sonra kahveyi Yeniçeri Kıyafeti ile sunar. Denemelerden sonra süt ve şeker ekleyerek Viyana`nın geleneksel kahvesi Melange`ı yarattığı söylenir.
Hikaye kısaca bu ve Julius Meinl logosu kahveyi Viyanalılarla tanıştıran Osmanlı`ya ithafen çizilmiştir.

Tam bir kahve tiryakisi olduğumu söyleyemem. Ama benim için bir şeyin hakkını vermek, içerken keyif almak önemli. Dolayısıyla 'coffee to go' tarzı kahveler, kağıt, plastik içinde sunulanlar bana göre hiç değil. Nasıl ki rakı için rakı masası, çay için ince belli bardaktan sallama olmayan çay benim olmazsa olmazımsa kahve için de hakkını vermek lazım diye düşünürüm.

Türk Kahvesi severim, bazen de evimde filtre kahve içerim. Ama Viyana`ya gittiğimde kahvelerin tadına gerçekten doyamadım. Sadece tadından değil, kahve kültüründen de etkilendim sanırım...


Karabatak`a geri dönersem; eski bir torna atölyesi olan bu yüzyıllık bina uzun bir tadilat sonunda yenilenerek bugünkü haline gelmiş. Karabatak, adı gibi arka sokaklara saklanmasına rağmen bulmak hiç zor değil.
Menü kahve ağırlıklı olsa da çay da mevcut. Bunun yanı sıra karnınızı da doyurabilirsiniz tabii ki.
Çok hoş ve sakin bir ortamda harika kahvenizi içip kitabınızı okumak veya kablosuz internetten de yararlanmak mümkün. Yolunuz düşerse diye adres aşağıda:
Kemankeş Mahallesi 
Kara Ali Kaptan Sokak 7 Karaköy
www.karabatakkarakoy.com
---------------------------------------------------
Başka başka Semi`den ne haber?
Hafta sonu CISV`den iki çocuk misafirim olacak. CISV nedir, hangi ülkeden gelecekler, onları nereye götüreceğim, benimkilerle birlikte toplam dört erkek çocukla huni takmadan nasıl günler geçireceğim diğer post konusu olsun:)

3 Temmuz 2012 Salı

Üç Büyük Usta İstanbul`da : The Great Masters!

Geçtiğimiz hafta postama düşen bir davet sonrası soluğu İstanbul`da, Tophane-i Amire`de aldım. 
Rönesans`ın üç büyük ustası Michelangelo, Leonardo ve Raphael`in bilim ve sanatta nasıl izler bıraktığını anlatan The Great Masters sergisindeydim. Aynı zamanda Türkiye`nin ilk interaktif sergisi olma özelliğini taşıyor. Böylesine bir sergiyi size en düzgün şekilde nasıl toparlayıp aktarırım bilemiyorum. Çok ansiklopedik bilgilerle sizi boğma niyetim yok, biraz kıyısından köşesinden tadına baksanız eminim bu kadar emekle hazırlanmış sergiyi kaçırmak istemeyeceksiniz.
Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi
Bizi, konuya hakimiyetiyle olduğu kadar içten tavırlarıyla etkileyen aRTeR TASARIM`dan Pazarlama ve İletişim Direktörü Sebla Hanım karşıladı ve müthiş bulduğum sergi etkinliğimiz böylelikle başlamış oldu.
Sergide 11 bölüm mevcut:  Medya Odası, Zaman Çizelgesi ve İtalyan Hikayesi, Adli İnceleme, Son Yemek, Mimari, Sistina Şapeli, Vitruvius İnsanı, Anatomi, Raphael’in Odası, David Heykeli, Modeller ve Genel Alan. Ayrıca Arter Tasarım ve M.S.G.S.Ü tarafından hazırlanan 12. bölüm Osmanlı Dönemi’ne ait.

Michelangelo`nun Sistine Şapeli`ndeki freskleri

(1508-1512)

Serginin geneli konusunda edindiğimiz ön bilgiden sonra ilk sırada Michelangelo`nun Sistine Şapeli freskleri vardı. Adını Papa Sixtus IV.`den alan Sistine Şapeli, 13x40 m boyutlarındaki devasal görüntüsüyle muhteşem! Sergide 1/9 oranında yer alan Sistine Şapeli`nin İncil`den esinlenen fresklerinde, Adem`in Yaratılışı, Kıyamet Günü, İsa`nın Vaftizi, Meryem`in Göğe Yükselişi, Nuh Tufanı gibi sahneler resmedilmiş.

Dokunmatik ekranlar sayesinde detaylı bir inceleme fırsatı bulurken, gerek Sebla Hanım`dan, gerek kulaklıktan da yapılışını dinledik.

Vatikan Müzesi Sistine Şapel`inde sanal bir gezi yapmak belki işin ne boyutta olduğunu gösterir.

Serginin bir başka bölümünü, sadece sanatla değil, yaptığı birçok buluşuyla tanınan, dünyanın en büyük sanatçı ve dehası olan Leonardo Da Vinci`nin insan vücudunu araştırdığı 35 adet eskiz oluşturuyor. Kesitlerle ve farklı açıdan yaptığı çizimlerle anatominin detaylarını da ortaya koyan Leonardo, tuttuğu notları ise hep tersten yazmış. 


Leonardo`nun atölyesinde kadavra üzerinde çalışırken canlandıran bir model ve gene dokunmatik ekran sayesinde etkilenmemek, bu dehaya hayran kalmamak elde değil.

Vitruvius insanı Leonardo`nun gençlik döneminde yapmış olduğu çalışma olup insan vücudundaki oranları ve tesadüfleri sorgulayışını gösterir.
Sergide duvara yerleştirilmiş ölçüm grafiğinde kendimizi Vitrivius ile karşılaştırdık.  
Leonardo`nun tasarımlarının canlandırıldığı 25 adet
modelin incelendiği bölüm de oldukça etkileyici...
Vitruvius ile ölçtüm. Leonardo haklıydı, boydan
güdüksen kollarını da açsan gene güdüksün:)


Leonardo`nun binlerce çizimleri arasından bulunan çanta eskizi Floransa`daki lüx moda evi Gherardini ve tasarımcı Carla Braccialini bu çantayı hayata geçirip prototip olarak hazırlamış. Dana derisinden ve el yapımı olarak hazırlanan çantadan sadece 99 adet üretilmiş. Çantanın adı "Pretiosa", anlamı ise "kıymetli" demek...
Bu 500 yıllık çanta çiziminin nasıl hayat bulduğunu izleyin:
GHERARDINI La Pretiosa di Leonardo
Michelangelo`nun Davud Heykeli`nin yapıldığı Floransa yakınlarındaki Carrara madeninden çıkartılan gerçek bir mermer kütlesine dokunup, bu kadar sert bir malzemeyi mükemmel kullanması O`nun heykeldeki başarısının da ispatıydı. 5.17 m yüksekliğindeki Davud, "Michelangelo'nun Devi" olarak adlandırılmış.

Raphael`in Odası`nda yer alan  1:1 ölçekli, Vatikan`da bulunan "Atina Odası" Freski`ni dokunmatik ekranda inceleyip, eser hakkında bilgilendik.

Sergide Osmanlı Resim Sanatı ve Osmanlı Mimari`sinden seçkin örneklerin bulunduğu bölüm
Dünyanın en büyük kilisesi olan San Pietro Bazilikası`nın, Raphael ve başka mimarların planlar geliştirdiği ve Michelangelo`nun tasarladığı kubbesinin sergideki bir metre yüksekliğindeki modeli bir Türk ustası tarafından yapılmış.
Leonardo`nun Aynalı Oda`sı (1486) ve bizim mimari köprü çalışmamız(!)


Leonardo, II.Bayezid`e mimar ve mühendis olarak iş başvurusunda bulunduğu mektupta sunduğu dört farklı projeden biri Haliç`e köprü yapmaktır. Ancak bu mektubuna cevap alamaz.
Mektup 1952`de fark edilir, 2001 yılında Leonardo`nun köprü projesi Norveç-Oslo yakınlarındaki yola üst geçit olarak inşa edilir.



En ünlü eserlerden biri olan "Son Yemek", sergide gerçek boyutlarında yer alırken, Leonardo`nun kullandığı teknikleri de inceleme fırsatı sunuyor.
Bir göz izleme cihazı sayesinde diğer ziyaretçilerle aynı yere mi bakıyoruz veya Leonardo bizim neyi görmemizi istedi gibi sorularımızı interaktif bir ortamda cevaplıyoruz.





The Great Masters, 31 temmuza kadar Tophane-i Amire`de pazartesi dahil haftanın her günü sergileniyor. İlgilenenler için The Great Masters ve Facebook sayfalarından daha detaylı bilgi alabilirsiniz. Ayrıca belirteyim, Facebook takipçilerine özel indirim var.

Arter Tasarım`a, MedyaSOS`a, serginin bütün sponsorlarına ve özellikle bizi güler yüzüyle karşılayıp, sabırla anlatıp uğurlayan Sebla Şahin`e çok teşekkürler...

17 Nisan 2012 Salı

Menü: Van Gogh, Dali Köftesi, RHCP ve Mutlu Bir Önlük

Geçtiğimiz haftanın içine bir de İstanbul girince daha bir anlam kazandı.

Benim için İstanbul, konser demek, sergi demek ya da Atatürk Havalimanı:)
(Hey siz, İstanbul`da yaşayanlar biliyorum kafanızdan geçenleri:)

Bu kez İstanbul bahanem Antrepo 3`teki Van Gogh Alive Digital Sanat Sergisi`ydi. Oldukça etkileyiciydi, müzikleri ve yansıyan sözlerle o kadar tamamlanmış ki her şey, size kalan karanlıkta bir yer bulup nerede olduğunuzu unutmaktı.
Anaokulundan gelen çocukları da orada görebilmek çok sevindiriciydi. Anlayıp anlamama meselesi değil elbet, oturup Van Gogh dünyasını irdeleyecek değiller ya! Oturdukları yerden öylesine büyülenmiş bakıyorlardı ki kocaman tablolara, görmeliydiniz...
Bir önceki Dali sergisine benimkileri de götürmüştüm. Ellerinde uzun süre gezdirdikleri çocuklar için hazırlanmış Dali kitabıyla dönmüştük oradan. Şimdi belli başlı Dali eserlerini görseler tanıyorlar. Ne mutlu! Hatta bizim evde meşhur olan bir de Dali Köftesi var:))) Geçen yaz mangal yapmak üzere hazırlanmış köftelerin yağ oranı fazla gelip gözümüzün önünde ızgaranın aralıklarından eriyip akınca çocuklar adına Dali`nin eriyen saatlerini (Belleğin Azmi) hatırlayıp Dali Köftesi ismini taktılar:)) Ve o bizim evin en lezzetli köftesi ilan edildi!

Sergiye dönersek, o yansıyan sözlerin her biri beni alıp götürdü. Bir insan kendisinin bu kadar farkında olabilir miydi:

"Kalbimi ve ruhumu işime kattım, bunu yaparken de aklımı kaybettim."


"Önce resim yapmayı düşlüyorum, sonra da düşlerimi resimliyorum."


"Sıkıntıdan öleceğime tutkudan ölmeyi tercih ederim."


Giderken aklım orada kaldı. Fırsat yaratmalı, çocukları da mutlaka getirmeli diyen iç sesimle çıktım sergiden... Sergi sonrasıysa biraz Ortaköy, biraz Çukurcuma, sonrası 'köyümüze' dönüş:))
(sergi 15 mayısa kadar devam ediyor.)

Veeee...adamlar geliyor....RHCP!!! Yıllardır beklenen nihayet oldu, Red Hot Chili Peppers İstanbul`a geliyor!

Geçen yıl dedikodular yoğunlaştığından beri kendi sitelerindeki tur programının takipçisiyim. Eylül ayı programındaki Sofya, Atina ve Beyrut`tan sonraki sıraya İstanbul yerleşti!!!!

İlk aşama tamam, bilet elimde. Bu en kolayı:) Şimdi eylüle kadar tahtaya mı vurayım, dilimi mi ısırayım ki bir aksilik olmasın:)

Kulağımızda tadı kalsın, son albümleri I`am With You`dan en son çıkan videoyu da paylaşıp (Look Around) tarih-yer hatırlatması yapayım: Santralistanbul, 8 eylül...


'Gezenti Semi' olarak adım çıkmasın diye de diktiğim son önlüklerden birini de koyup kaçıyorum:)
Not: Fotoğraflar yanıltmasın, üzerine bir göbek ekleyin bakarken:))


10 Temmuz 2011 Pazar

Bir Günde İstanbul`da Ne Yapılır?

İstanbul`da ne yapılmaz ki? Hele yaşamaya değil de gezmeye giderseniz tadından yenmez, çarpar sizi, çoktan taşınma planlarını devreye sokar, rüyanızda bile İstanbul görür, İstanbul sayıklarsınız. Dönüp baktığımda, şehir hatta ülke değiştirmiş sonra değiştirdiği ülkeyi gene değiştirmiş biri olarak bir şehri ya da ülkeyi değerlendirmek kolay değildir. Bu algılama şekli gel-gitler yaşatır adama, kişinin orada ne yaşadığı, nelerle karşılaştığıyla çok ilgilidir. Gezmek ve yaşamak arasındaki fark devreye girer işte bu anda. Biz gittiğimiz şehri, ülkeyi yaşayarak keşfetmeyi severiz. Tur şirketleriyle beş yıldızlı otellerle işimiz olmaz. İstanbul`a da her gittiğimizde keyifle gezip, az zamanda çok şeyler yaşayıp geri döndük. Bu kez aylar öncesinden biletini aldığımız 18.İstanbul Caz Festivali kapsamındaki bir konser bahanesiyle gene geldik İstanbul`a. Konser, herhangi bir konser değil bu arada, kadroya bakın- Herbie Hancock, Marcus Miller, Wayne Shorter- ve nasıl bir konser olduğunu anlayın! Konser sonrasında gazı alan biz, doğruca gene festival kapsamındaki diğer konsere geçiş yaptık. Alp Ersönmez tanıdığımız-tanımadığımız birçok sanatçıyla çalışmış bir bas gitarist kendileri. Biyografisi şöyle diyor:"1992’de Bornova Anadolu Lisesi’ni, 1997’de Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Bölümü’nü, 2003’de Bilgi Üniversitesi Jazz Kompozisyon Bölümü’nü bitirdi.Halen Kangroove, Quartet Muartet ve İstanbul Sessions gibi grupların ve Türk pop müziğinin dünyada en çok tanınan ismi Tarkan ile başarılı sanatçı Nil Karaibrahimgil’in de bas gitaristliğini yapan Ersönmez, Erkan Oğur, Erik Truffaz, Wax Poetic, Alexandre Tassel, Butch Morris, Eddie Henderson, Athena, Dj Logic, Cahit Berkay, Karina Zeviani (Thievery Corporation, Nouvelle Vague),Clark Gayton, Kenan Doğulu, Sertab Erener, Önder Focan, Akın Eldes, Emin Fındıkoğlu ve Anadolu’nun Kayıp Şarkıları gibi sanatçı ve projelerle sahne ve albüm çalışmaları yaptı. Athena’nın 2010 albümü “Pis”te düzenlemelerde,bas gitarda ve klavyede yer alan Ersönmez, pek çok pop albümünde, film ve belgesel müziklerinde ve single’da yer aldı." İlk solo albümü de bu sene çıkmış: Yazısız...
Baştaki soruya cevap olsun diyip konuyu bağlayalım artık; Biz, İstanbul`da bir güne biraz Asmalımescit, biraz Nişantaşı, biraz Taksim, üzerine rakı-balık ve iki konser sığdırdık. Daha iyi performanslarda buluşmak üzere...