müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2017 Salı

"Caz Tatili" Başlıyor!

Evet,  bu yıl ikincisi düzenlenen Nilüfer "Caz Tatili" 28 Ocak`ta başlıyor. Birbirinden şahane konserlere tanık olacağımız festival 18 Şubat`a kadar devam ediyor. Bu sürede müzikle, müziğin getirdiği barışla, hoşgörüyle böylesine sarmaş dolaş olmuşken teşekkürlerimiz Bursa`da kültürel etkinliklerin altında imzasını sık görmeye alıştığımız tek belediye olan Nilüfer Belediyesi`ne gidiyor. Binlerce kez teşekkürler! Tüm ülke sanatla, kültürle yoğrulsa ne kavga kalır ne gürültü.

Festivalin adında caz geçmesi sizi ürkütmesin. İyi bir caz müzik dinleyicisi değilim, bu yıl da geçen yıl olduğu gibi listede ilk defa duyduğum isimler var. Bu beni yıldırmıyor, tam tersi müsait olduğum sürece birçok konsere gitmeye çalışıyorum. Biliyorum ki bu kadar iyi müzisyen burnumun dibine her zaman gelmez. Üstelik böyle festivallerde bilet fiyatları da çok uygun oluyor diye ekleme yapayım. 
Tam 25 ₺, indirimli 20 ₺

Detaylı bilgi için: 

7 Kasım 2014 Cuma

Minor Empire

Hafta sonuna girerken biraz rahatlayalım, klasik tabirle kulağımızın pası gitsin, aynı zamanda bilmeyenler için bir keşif olsun diyerek oturdum klavyenin başına.
Kanada`dan şehrimize kadar gelmiş enfes bir grubu dinlemek üzere iki gün önce bir konsere gittim: Minor Empire!
2010 yılında Toronto`da kurulmuş olan grup Anadolu ezgileriyle dünya müziği yapıyor diyelim kısaca. Grubun ilk albümü olan "Second Nature",  grubun gitaristi ve aynı zamanda yapımcı olan Ozan Boz`un üç yıllık çalışması sonucunda piyasaya çıkmış. Özenle seçilmiş, bildiğimiz ve yıllardır dinlediğimiz, kimimizin çocukluğundan, gençliğinden gelen türküler caz ve etnik tınılarla ve Özgü Özman`ın müthiş yorumuyla öyle bir harmanlanmış ki tüyleriniz diken diken dinliyorsunuz hepsini, alıp götürüyor sizi başka diyarlara...



11 Eylül 2012 Salı

Bu da Benden Olsun!

Ben kendime gelene kadar çok şey söylendi, çok şey yazıldı. "Aman bir ben eksik kalayım" diye geri duracak değilim, ki tarihe not düşülsün, en azından kendi tarihime:)
Aylar önce heyecanla etrafımdakilere RHCP bileti aldığımı söylerken, çoğunun ifadesi "yıllar önce gelselerdi tamam da, artık yok ya gidilmez" idi.  Benim beklentim boş çıkmadı; müthiş bir performans, 40.000`den fazla izleyici!

Mekan kesinlikle yanlıştı ama artık bunun üzerine konuşmak da yanlış. Söylenen söylendi...Ulaşım sorunları, zaten trafiği dünyada örnek(!) gösterilen İstanbul`da kaça katlandı bilmem! Pozitif Müzik`e çok yüklendi millet. Bunu dışarıdan bakarak söylemek yanlış, mekan seçiminde tam olarak neler yaşandı bilmiyorum. Ama trafikten ya da alkolsüz konserden dolayı şikayete gidilecek ilk adres onlar değil!
Bize dönersek;
Bizi götüren uyanık taksicinin bihaber hali bize yaradı, gık demeden Santralistanbul`un yolunu tuttu. Yaklaştığımızda bir şeylerin ters gittiğini düşünen taksici bize dönüp "ne var burda bu akşam?" dedikten sonra aldığı cevapla yıkıldı! Bilseydim getirir miydim ben sizi şeklinde kibar kibar ama arkamızdan kesinlikle ağır ağır küfür ettiğini tahmin etmek hiç zor değil:) Zira bizim indiğimiz yerde trafik çoktan bitik durumdaydı!
İçerisi tahmin edildiği gibi; gezinen-oturan insan yığını, saatlerini meşrubat-sigara ikilisine bağlamış sağda solda muhabbet halindeydi. Biz de katıldık haliyle. Athena tam zamanında sahnedeydi, iyi bir repertuvar ile bizleri ısıtıp gittiler. Athena`yı hep sevmişimdir; tarzlarını bozmayıp, kimseye bulaşmadan işlerini yapmaları sevme nedenlerimden başı çeker sanırım. Sahnenin yanında yer alan ekranlar henüz açık olmadığından, kategori 1`de olup sahneyi de hiç göremediğimden izleme şansım olmadı kendilerini:)
Gecenin esas adamlarını beklerken evde bir ablaya teslim ettiğim çocuklar aradı. 'Çok gizli' bir konuşma sonucu ablanın tencerenin kapağını kapatmasından dolayı mantının taştığını, hatta tüm ocağın battığını Peer Ole`den öğrendikten sonra arkasından telefonu alan Kai Felix, mantı tabağını yere düşürdüğünü, mantıları sonra nasıl topladıklarını anlattı! Süper!!!! Evde her şey yolunda:) Duyurulur, konser alanında mantı mantı diye hararetle konuşan bendim!
Çok da gecikmeden Monarchy of Roses ile başladı konser, Dani California, Can`t Stop ile devam ederken I`m With You albümündeki Did I Let You Know`da İlhan Erşahin de sahnedeydi. Performansları, görsel anlamda sahne etkileyici olduğu kadar setlist de iyiydi. Gitarist Josh Klinghoffer`ın alçılı bacağı ve üzerindeki Türk bayrağı tişörtü puanları toplarken, basçı Flea müthiş enerjisi ve konuşmaya her daim hazır haliyle sempati odağı oldu. Give It Away ile iz bırakan bir final sonrası gecenin çileli ikinci bölümü selamladı bizi!Girişin problemi çıkışta daha da bir büyüdü. Uzun süren çıkış eziyetinden sonra gecenin yürüyüşü başladı bizim için. Yaklaşık 2 saat süren turun sonu taksi bulmamızla mutlu sona ulaştı:)
Öyleydi, böyleydi, şöyleydi....Yaşanan sıkıntılardan dolayı müthiş konser güme gitmesin; yürümüşüm, susamışım, beklemişim, sahneyi görememişim kaç yazar!
Payıma düşenler, bir nevi iç ses diyelim:

  • Toplamda 10 saati aşan bekleme-izleme-yürüme potansiyelimin hala olduğunu bilmek gelecek konserler için umudum oldu:) 
  • Alkolsüz konseri grubun müthiş performansı unutturdu. Acaba grubun bundan haberi var mıydı, birileri çıkıp onlara neler olduğunu anlatmış mıydı? Ülkeyi yasaklarla kurtardığımızı falan mesela...
  • Kendi adıma izlemeye gittiğim hiçbir konserin ardından "İstanbul çok güzel, sizi seviyorum" tarzı bir yaklaşım beklemem. Tam tersi iticidir benim için, hatta yalakalıktır. Aynı şekilde yerli konserler de dahil. Beni niye sevesin ki be adam, en fazla zahmete katlanıp izlemeye geldiğim için teşekkür edersin:)
  • İstanbul`un çok iyi bilmediğim Eyüp tarafları da tuhaf yerlermiş. Gece yürürken, mahalleli çocuklar yaklaşıp "abla bu akşam ne var?" diye sordu. Cevaba karşılık ise "ha zaten belli, burada normalde bu saatte köpek bile gezmez" dedi:)
  • Topuklu ayakkabı giyebilen bir insanoğlu değilim. K1`de olup da LED izleyince "keşke" dedirtti bana. Yok canım şaka, deli miyim topukluyla konsere gidecek:) Ama şık bir sandaletle gelen bir hatun gördüm, içim acıdı:)
  • Anthony Kiedis`in "life is a trip" yazılı bir tişörtü olduğunu gazetede gördüm. Benim hayat yolculuğumda ise kendime daha nice ama özgürce konserler dileyerek noktayı koyuyorum.

8 Mayıs 2012 Salı

Go Semi Go!

"Çok ihmal ettik, daha sık gitmeli doğaya..."
Dağda geçirilen bir günün ardından ağzımdan çıkan ilk cümleydi bu.

Oysa biz böyle miydik; her fırsatta dağda çadırda, kışın kar kampında, kayakta geçiren insanlardık. Sırt çantalarımızı alıp, İskoçya`nın muhteşem doğasında "The West Highland Way" yapıp, çadırda kalmamış mıydık balayında? Biraz milli kahraman William Wallace`ı da tanıyalım, birkaç "Scotch Whisky distilleries" gezelim diye  toplam 154.5 km.lik bu yolu ancak yarılayabilmiştik:)) Aklım hala tamamlayamadığım parçada...
Sonrasında aile büyüdü, o da etkilemedi bizi. Birkaç yıl Polonya`da devam eden yaşantımızda bebeğin de taşınabildiği türden bir dağcı çantasıyla attık kendimizi ormana, dağa...
Son birkaç yıldır ise çocukların büyümesiyle artan hafta sonu faaliyetleri, çocuk doğum günleri, veli toplantıları, performans sunumları, özel günler derken günümüzün en kıymetlisi "zaman" bize sormadan akıp gidiyor.
Bazı değerler çocukken daha iyi öğrenilir; insanoğlunun doğayla, hayvanlarla dost yaşaması gibi, mücadele ruhu kazanmak, hedefe ulaşmak gibi...
Doğa bize karşı bu kadar cömert, öğretmeye her zaman açık. Bizler aslında kimi zaman yaşamın zorluğundan, bazen de peşinden koştuğumuz sahte değerler eşliğinde görmezden geliyoruz yanı başımızdakini.
İtiraf edeyim; bence yeterli olmadığını düşünsem de elimizden geleni yapmanın rahatlığı var üzerimde...
Peer Ole, 5 yıldır kayakçı olma yolunda ilerlerken, geçen yaz okuluyla birlikte Serdar Kılıç`ın kurduğu Campwolftrack Doğa ve Macera Kampı`na gitmesiyle de farklı bir boyut kazandı. Yepyeni bilgilerle dolu, Serdar Kılıç`la da tanışmanın heyecanıyla döndü kamptan.
Sonrasında NTV`de yaptığı tüm programların sıkı takipçisi olduk. Böyle insanlara ihtiyaç çok Türkiye`de, biyografisini okuyun ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Campwolftrack sayfasında şöyle diyor özetle:

"TOPRAKLA BAĞ KURMAK" yalnızca çocuk için değil toprak için de yararlıdır. "Nature" (İngilizce' de "doğa") Latince' de köken, kişilik, bünye gibi şeylerin yapısı anlamına gelen natura sözcüğünden, bunun da ötesinde doğmak anlamına gelen nasci sözcüğünden gelir. Doğa, hangi biçimde görünürse görünsün, bir çocuğa anne babasının dünyasından farklı, daha yaşlı ve daha büyük bir dünya sunar. Televizyondan farklı olarak, zamanı çalmak şöyle dursun, onu genişletir. Yıkıcı bir aile ortamında ya da çevrede yaşayan bir çocuk için şifa sunar. Çocuğa, üzerine kültürün hayal ürünlerini çizip yeniden yorumlayabileceği boş bir yaz-boz tahtası sunar. Tüm duyuların tam kullanımını teşvik ederek çocuğun yaratıcılığını destekler. Kendisine bir şans tanınan bir çocuk dünyanın karmaşasını kırlara götürecek, derelerde yıkayacak, ters yüz edecek ve ardından ne olduğuna bakacaktır. Doğa bir çocuğu korkutabilir de ama bu korku da bir amaca hizmet eder. Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyet bulur, alçak gönüllü olmayı öğrenir. Biz çocukları öğrenmenin, gücün ve zorluklara meydan okumanın yeri olan yabanla yeniden buluşturuyoruz. Ondan bir daha kopmaması için çalışıyoruz. Hep aklımızda olsun doğada nesli tükenmekte olan tür "doğadaki çocuktur".




Geçenlerde isabetli bir kararla bu yaşadığımız döngüden çıkmak lazım deyip attık kendimizi yollara. 
Hedefimizi küçük koyduk, zirve yapamazdık henüz. Planda Uludağ/Ketenli Yayla vardı ama ufaklık yolda su kaynattı, biraz erken kestik:))
Çocuk gözüyle neler mi gördük; bir kere kuş sesleri eşlik etti bize, koyun sürüsü ve sürüyü kollayan köpekler, yolunu şaşırmış kaplumbağa, su birikintileri içinde yaşayan kurbağalar, büyük büyük karıncalar, mantarlar, yol kenarlarında kozalaklar...

Ağaçtan düşmüş bir kuş yuvası içimizi burkarken, elimize alıp nasıl yapıldığını görünce daha çok üzüldük. Çalı-çırpı arasında buldukları plastik parçaları da yuvanın içine almışlardı kuşlar:(( 
Çoğunuz biliyordur umarım, sağda solda bazı insan taklidi yapanların attığı çöpler birçok kuş türünün neslinin tükenmesine yol açıyor. Konu ile ilgili kısa filmlerden birini izleyin, çocuklarınıza izlettirin.
Doğanın dengesini bozmak niye, bunu hiç anlamıyorum. Üstelik bizden beklenen büyük bir şey değil; zarar vermeyeceksin, koruyacaksın hepsi bu!
Dağcı adam gittiği yerde yediği içtiği ne varsa çöpünü alır, 20-25 kg.luk yükünün bir tarafına sıkıştırıp, onca yolu çöpüyle beraber yürür geriye. Mangal yapan adam arabasıyla mümkünse doğanın içinde gidebildiği yere kadar gider, yer-içer, çöpünü ortalığa saçar ve basar gider! (istisna mutlaka vardır)
Bilmem anlatabildim mi?
Bahsettiğimin parayla pulla, eğitimle hiç alakası yok. İspatlayan örnekleri çok gördüm...




Günün devamında etrafta buldukları ağaç kabuklarından birer yelkenli yapıp yüzdürdüler, kaplumbağayı önce incelediler, sonrasında yalnız bıraktıklarında zannedildiği kadar da yavaş yürümediğine karar verdiler:))

Dünyada hangi en en en.........oyuncak çocukları böylesine keyiflendirebilir? (ekrana kilitleyen PC oyunlarını saymazsam)
Ne kadar hazır sunarsak oyuncağı o kadar çabuk bıkmıyorlar mı?
Pazarlama taktikleri öyle bir çöreklenmiş ki üstümüze,  "satın almanın gücü adına" herkes küçük büyük almaya çalışıyor.
Bunun bir tuzak olduğunu bile bile de düşüyoruz bazen içine:)

Yürürken sohbet koyuydu(!), evimizin fenomeni Serdar Kılıç`tan bahsettik. Kai Felix ikide bir "anne Serdar Kılıç buraya kesin basmıştır, değil mi" deyip durdu:))
Ufaklık yoruldum dediğinde "öyle TV karşısında fındık fıstık eşliğinde Serdar Kılıç izlemeye benzemez" yürüüüüü dedim:))
Çok hevesli, kampa gitmeyi o da istiyor ama yaşı tutmuyor henüz...

Bir aksilik olmazsa okullar kapanınca Peer Ole gene kampta olacak. Program boyunca tek başına yaptığı dağ evinin bitmiş halini, köpekleri Rüzgar ve Gölge`yi yerinde görmeye...

Veeee son olarak; geçen postu kapatırken gittiğim bir konserden bahsedip bırakmıştım, yarım iş olmasın. Müzik konusunda bu blogta birkaç kez yazdım bir şeyler. Tavrım, tadım belli.
Ama iyi müzik olduğunda hiç pas geçmem, köyümün sınırlarını da aşar giderim gerekirse:)

Geçtiğimiz haftalardan birinde Birsen Tezer ve ekip müzisyenleri geldi buralara, daha önce dinleyip mest olduğum ekipte, bu kez bas gitarda Gürol Ağırbaş. Ahkam kesecek değilim, ki zaten ekipten akustik gitar çalan Tunç Öndemir benden önce davrandı, konserin detaylarını yazdı çoktan:)
Yapılan popüler müzik olmayınca seyirci kitle pek belli olmaz, hele burada hiç. O akşam durum iyiydi, herkes memnun ayrıldı geceden.
Tunç ile bir önceki konserde tanışmıştık, sonrasında bloğu vasıtasıyla haberleşmelerimiz devam etti. Aynı zamanda müzik öğretmeni olan Tunç`un bir de kendi grubu var: TAXI BAND.
Blogunda müzisyen diliyle konserleri değerlendiriyor,  fotoğraflar, bazen de videolar paylaşıyor. İlgilenirseniz; Müzisyenin Sahne Günlüğü...

21 Kasım 2011 Pazartesi

Doğum Günüme Hindi Zahra Geldi!

Cumartesi günü doğum günümdü. Kırklı yaşların ucu göründü bana:))

Kutlanılası bir durum tabii ama gelgelelim konsere gitmek hiç planda yokken ortaya çıktı. Aslında perşembe akşamı olacak olan "Hindi Zahra" konseri bir takım sorunlardan dolayı cumartesi gününe ertelendi. Hatta bu yüzden Ankara konseri iptal olmuş duyduğum kadarıyla....
Severek takip ettiğim Bolat bloğunda İstanbul konseri olacağından bahsetmişti. Hatta orada ben de güzel bir yorum yapıp, İstanbul`dan önce Bursa`da demiştim. Erken sevinç konseri erteletti. Bolat`a buradan duyuruyorum, attığım havayı geri alıyorum:))
Konsere gelirsek; Böyle birden çok kültürü içinde barındıran grupları çok seviyorum, hem batı, hem doğu, içinde her tür ezgiyi duymak mümkün. Annesi Faslı, babası Fransız olan bu hatunun bilinen şarkılarını bulup dinleyin derim: Beautiful tango, Stand up, At the same time, Set me free...
Konser bitiş saati çok geç olmadığından gecenin devamı sevilen dostlarla itinayla dolduruldu.

10 Temmuz 2011 Pazar

Bir Günde İstanbul`da Ne Yapılır?

İstanbul`da ne yapılmaz ki? Hele yaşamaya değil de gezmeye giderseniz tadından yenmez, çarpar sizi, çoktan taşınma planlarını devreye sokar, rüyanızda bile İstanbul görür, İstanbul sayıklarsınız. Dönüp baktığımda, şehir hatta ülke değiştirmiş sonra değiştirdiği ülkeyi gene değiştirmiş biri olarak bir şehri ya da ülkeyi değerlendirmek kolay değildir. Bu algılama şekli gel-gitler yaşatır adama, kişinin orada ne yaşadığı, nelerle karşılaştığıyla çok ilgilidir. Gezmek ve yaşamak arasındaki fark devreye girer işte bu anda. Biz gittiğimiz şehri, ülkeyi yaşayarak keşfetmeyi severiz. Tur şirketleriyle beş yıldızlı otellerle işimiz olmaz. İstanbul`a da her gittiğimizde keyifle gezip, az zamanda çok şeyler yaşayıp geri döndük. Bu kez aylar öncesinden biletini aldığımız 18.İstanbul Caz Festivali kapsamındaki bir konser bahanesiyle gene geldik İstanbul`a. Konser, herhangi bir konser değil bu arada, kadroya bakın- Herbie Hancock, Marcus Miller, Wayne Shorter- ve nasıl bir konser olduğunu anlayın! Konser sonrasında gazı alan biz, doğruca gene festival kapsamındaki diğer konsere geçiş yaptık. Alp Ersönmez tanıdığımız-tanımadığımız birçok sanatçıyla çalışmış bir bas gitarist kendileri. Biyografisi şöyle diyor:"1992’de Bornova Anadolu Lisesi’ni, 1997’de Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Bölümü’nü, 2003’de Bilgi Üniversitesi Jazz Kompozisyon Bölümü’nü bitirdi.Halen Kangroove, Quartet Muartet ve İstanbul Sessions gibi grupların ve Türk pop müziğinin dünyada en çok tanınan ismi Tarkan ile başarılı sanatçı Nil Karaibrahimgil’in de bas gitaristliğini yapan Ersönmez, Erkan Oğur, Erik Truffaz, Wax Poetic, Alexandre Tassel, Butch Morris, Eddie Henderson, Athena, Dj Logic, Cahit Berkay, Karina Zeviani (Thievery Corporation, Nouvelle Vague),Clark Gayton, Kenan Doğulu, Sertab Erener, Önder Focan, Akın Eldes, Emin Fındıkoğlu ve Anadolu’nun Kayıp Şarkıları gibi sanatçı ve projelerle sahne ve albüm çalışmaları yaptı. Athena’nın 2010 albümü “Pis”te düzenlemelerde,bas gitarda ve klavyede yer alan Ersönmez, pek çok pop albümünde, film ve belgesel müziklerinde ve single’da yer aldı." İlk solo albümü de bu sene çıkmış: Yazısız...
Baştaki soruya cevap olsun diyip konuyu bağlayalım artık; Biz, İstanbul`da bir güne biraz Asmalımescit, biraz Nişantaşı, biraz Taksim, üzerine rakı-balık ve iki konser sığdırdık. Daha iyi performanslarda buluşmak üzere...