Campwolftrack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Campwolftrack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2012 Pazartesi

Yarım Saat Dediğin Üç Saatte Geçer Mi?

Bu pazar sabahı anneanneden dönen Kai Felix, içinde minik ölü bir balık olan kavanozla yatağımın başına gelip üzerime atladı:) Annem ikna edememiş, kıyıda kumla oynarken bulduğu ölü balığı "anneme göstermem lazım" deyip kapmış getirmiş. Ben dahil tüm ev halkı gördü, inceledi balığı. Biraz konuştum, yarın balığın cenaze töreni var bizde, beklerim:)
Peer Ole kamptan tahmin ettiğimiz gibi yorgun döndü. Geçen yıldan biraz daha farklı bir program izlenmiş, özetle; bir gece çadırda kampçılık eğitimi, takım oyunları, okçuluk, el becerileri, yüksek ip çalışmaları gibi yoğun bir aktivite programı uygulamışlar.
Kız popülasyonunun geçen yıla göre biraz daha fazla olması Peer Ole`nin çok hoşuna gitmese de, sonuç olarak belli ki eğlenmişler, öğrenmişler, bol hareket etmişler, biraz daha büyümüşler...
Üzerine bir de arınma yaşadılar, her türlü elektronik alet kampta yasak çünkü. Akşam belli bir saatte aradık ama web sitelerinden bize verdikleri şifre ile girip o günün fotoğraflarına bakabildik.
Hala duymayan kaldıysa bir kez daha vereyim adresi: Campwolftrack

Çocukların eve döndüğünü anlamak, hissetmek hiç zor değil bizde. Sabahki balık gösterisinden sonra, bir fasıl kampta yapılmış bileklik üzerine kriz yaşandı, arkasından kahvaltı masasında dökülen yaklaşık bir litre süt ve sonrasında iki saat süren mutfak temizliği, tabii ki gün içerisinde atışmalara devam...
Eve hoş geldiniz gençler!


Semi anne bir hafta boyunca (abartısız) yan gelip yattı, devirdi çanağı:) Evde mutfağa kahvaltı hariç hiç girmeyip, hemen hemen her akşam dışarılarda mekan mekan gezdi, lafladı, yedi, içti...
Bu arada 21 haziranda kutlanan Dünya Müzik Günü`ne katıldım. F.S.M.Bulvarı trafiğe kapatılmış, tüm akşam her köşeden ayrı bir ses duymak mümkündü. Genci, yaşlısı, çocuğu...
Oh içim açıldı insanları öyle görünce, keşke müziğin insanları birleştirici bu yönü hep ön planda olsa diye iç geçirdim. (hayat bayram olsa misali...)
Bizim evde bizi en çok birleştiren yer ise mutfak! Kriz ortamında hadi kek yapalım desem herkes atlar:)
Bugünkü menüde silip süpürdüğümüz limonlu kek vardı, yanında dondurma ile.
Kekin pişmesini bekleme sürecinde çocuklar daha ne kadar kaldı diye ısrarla sorunca, yarım saat falan dedim. Peer Ole, "offf ya yarım saat, üç saatte geçmez şimdi" diye bir pıtırcık attı ortaya, anlamsızca suratına baktım, yaniiiiiii??? anladı ve kendini tutamadı:)))


8 Mayıs 2012 Salı

Go Semi Go!

"Çok ihmal ettik, daha sık gitmeli doğaya..."
Dağda geçirilen bir günün ardından ağzımdan çıkan ilk cümleydi bu.

Oysa biz böyle miydik; her fırsatta dağda çadırda, kışın kar kampında, kayakta geçiren insanlardık. Sırt çantalarımızı alıp, İskoçya`nın muhteşem doğasında "The West Highland Way" yapıp, çadırda kalmamış mıydık balayında? Biraz milli kahraman William Wallace`ı da tanıyalım, birkaç "Scotch Whisky distilleries" gezelim diye  toplam 154.5 km.lik bu yolu ancak yarılayabilmiştik:)) Aklım hala tamamlayamadığım parçada...
Sonrasında aile büyüdü, o da etkilemedi bizi. Birkaç yıl Polonya`da devam eden yaşantımızda bebeğin de taşınabildiği türden bir dağcı çantasıyla attık kendimizi ormana, dağa...
Son birkaç yıldır ise çocukların büyümesiyle artan hafta sonu faaliyetleri, çocuk doğum günleri, veli toplantıları, performans sunumları, özel günler derken günümüzün en kıymetlisi "zaman" bize sormadan akıp gidiyor.
Bazı değerler çocukken daha iyi öğrenilir; insanoğlunun doğayla, hayvanlarla dost yaşaması gibi, mücadele ruhu kazanmak, hedefe ulaşmak gibi...
Doğa bize karşı bu kadar cömert, öğretmeye her zaman açık. Bizler aslında kimi zaman yaşamın zorluğundan, bazen de peşinden koştuğumuz sahte değerler eşliğinde görmezden geliyoruz yanı başımızdakini.
İtiraf edeyim; bence yeterli olmadığını düşünsem de elimizden geleni yapmanın rahatlığı var üzerimde...
Peer Ole, 5 yıldır kayakçı olma yolunda ilerlerken, geçen yaz okuluyla birlikte Serdar Kılıç`ın kurduğu Campwolftrack Doğa ve Macera Kampı`na gitmesiyle de farklı bir boyut kazandı. Yepyeni bilgilerle dolu, Serdar Kılıç`la da tanışmanın heyecanıyla döndü kamptan.
Sonrasında NTV`de yaptığı tüm programların sıkı takipçisi olduk. Böyle insanlara ihtiyaç çok Türkiye`de, biyografisini okuyun ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Campwolftrack sayfasında şöyle diyor özetle:

"TOPRAKLA BAĞ KURMAK" yalnızca çocuk için değil toprak için de yararlıdır. "Nature" (İngilizce' de "doğa") Latince' de köken, kişilik, bünye gibi şeylerin yapısı anlamına gelen natura sözcüğünden, bunun da ötesinde doğmak anlamına gelen nasci sözcüğünden gelir. Doğa, hangi biçimde görünürse görünsün, bir çocuğa anne babasının dünyasından farklı, daha yaşlı ve daha büyük bir dünya sunar. Televizyondan farklı olarak, zamanı çalmak şöyle dursun, onu genişletir. Yıkıcı bir aile ortamında ya da çevrede yaşayan bir çocuk için şifa sunar. Çocuğa, üzerine kültürün hayal ürünlerini çizip yeniden yorumlayabileceği boş bir yaz-boz tahtası sunar. Tüm duyuların tam kullanımını teşvik ederek çocuğun yaratıcılığını destekler. Kendisine bir şans tanınan bir çocuk dünyanın karmaşasını kırlara götürecek, derelerde yıkayacak, ters yüz edecek ve ardından ne olduğuna bakacaktır. Doğa bir çocuğu korkutabilir de ama bu korku da bir amaca hizmet eder. Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyet bulur, alçak gönüllü olmayı öğrenir. Biz çocukları öğrenmenin, gücün ve zorluklara meydan okumanın yeri olan yabanla yeniden buluşturuyoruz. Ondan bir daha kopmaması için çalışıyoruz. Hep aklımızda olsun doğada nesli tükenmekte olan tür "doğadaki çocuktur".




Geçenlerde isabetli bir kararla bu yaşadığımız döngüden çıkmak lazım deyip attık kendimizi yollara. 
Hedefimizi küçük koyduk, zirve yapamazdık henüz. Planda Uludağ/Ketenli Yayla vardı ama ufaklık yolda su kaynattı, biraz erken kestik:))
Çocuk gözüyle neler mi gördük; bir kere kuş sesleri eşlik etti bize, koyun sürüsü ve sürüyü kollayan köpekler, yolunu şaşırmış kaplumbağa, su birikintileri içinde yaşayan kurbağalar, büyük büyük karıncalar, mantarlar, yol kenarlarında kozalaklar...

Ağaçtan düşmüş bir kuş yuvası içimizi burkarken, elimize alıp nasıl yapıldığını görünce daha çok üzüldük. Çalı-çırpı arasında buldukları plastik parçaları da yuvanın içine almışlardı kuşlar:(( 
Çoğunuz biliyordur umarım, sağda solda bazı insan taklidi yapanların attığı çöpler birçok kuş türünün neslinin tükenmesine yol açıyor. Konu ile ilgili kısa filmlerden birini izleyin, çocuklarınıza izlettirin.
Doğanın dengesini bozmak niye, bunu hiç anlamıyorum. Üstelik bizden beklenen büyük bir şey değil; zarar vermeyeceksin, koruyacaksın hepsi bu!
Dağcı adam gittiği yerde yediği içtiği ne varsa çöpünü alır, 20-25 kg.luk yükünün bir tarafına sıkıştırıp, onca yolu çöpüyle beraber yürür geriye. Mangal yapan adam arabasıyla mümkünse doğanın içinde gidebildiği yere kadar gider, yer-içer, çöpünü ortalığa saçar ve basar gider! (istisna mutlaka vardır)
Bilmem anlatabildim mi?
Bahsettiğimin parayla pulla, eğitimle hiç alakası yok. İspatlayan örnekleri çok gördüm...




Günün devamında etrafta buldukları ağaç kabuklarından birer yelkenli yapıp yüzdürdüler, kaplumbağayı önce incelediler, sonrasında yalnız bıraktıklarında zannedildiği kadar da yavaş yürümediğine karar verdiler:))

Dünyada hangi en en en.........oyuncak çocukları böylesine keyiflendirebilir? (ekrana kilitleyen PC oyunlarını saymazsam)
Ne kadar hazır sunarsak oyuncağı o kadar çabuk bıkmıyorlar mı?
Pazarlama taktikleri öyle bir çöreklenmiş ki üstümüze,  "satın almanın gücü adına" herkes küçük büyük almaya çalışıyor.
Bunun bir tuzak olduğunu bile bile de düşüyoruz bazen içine:)

Yürürken sohbet koyuydu(!), evimizin fenomeni Serdar Kılıç`tan bahsettik. Kai Felix ikide bir "anne Serdar Kılıç buraya kesin basmıştır, değil mi" deyip durdu:))
Ufaklık yoruldum dediğinde "öyle TV karşısında fındık fıstık eşliğinde Serdar Kılıç izlemeye benzemez" yürüüüüü dedim:))
Çok hevesli, kampa gitmeyi o da istiyor ama yaşı tutmuyor henüz...

Bir aksilik olmazsa okullar kapanınca Peer Ole gene kampta olacak. Program boyunca tek başına yaptığı dağ evinin bitmiş halini, köpekleri Rüzgar ve Gölge`yi yerinde görmeye...

Veeee son olarak; geçen postu kapatırken gittiğim bir konserden bahsedip bırakmıştım, yarım iş olmasın. Müzik konusunda bu blogta birkaç kez yazdım bir şeyler. Tavrım, tadım belli.
Ama iyi müzik olduğunda hiç pas geçmem, köyümün sınırlarını da aşar giderim gerekirse:)

Geçtiğimiz haftalardan birinde Birsen Tezer ve ekip müzisyenleri geldi buralara, daha önce dinleyip mest olduğum ekipte, bu kez bas gitarda Gürol Ağırbaş. Ahkam kesecek değilim, ki zaten ekipten akustik gitar çalan Tunç Öndemir benden önce davrandı, konserin detaylarını yazdı çoktan:)
Yapılan popüler müzik olmayınca seyirci kitle pek belli olmaz, hele burada hiç. O akşam durum iyiydi, herkes memnun ayrıldı geceden.
Tunç ile bir önceki konserde tanışmıştık, sonrasında bloğu vasıtasıyla haberleşmelerimiz devam etti. Aynı zamanda müzik öğretmeni olan Tunç`un bir de kendi grubu var: TAXI BAND.
Blogunda müzisyen diliyle konserleri değerlendiriyor,  fotoğraflar, bazen de videolar paylaşıyor. İlgilenirseniz; Müzisyenin Sahne Günlüğü...