Temmuz ayındaki 5 günümüzü yıllarca düşünsem aklıma belki de hiç gelmeyecek bir yerde geçirdik: Tallinn! Buraları okuyan bilir, biz ailece sıcak seven, 'beach'lerde güneşlenen tipler değiliz. Bana kalsa güneşe hiç çıkmam o derece yani. Yıllar geçtikçe (yazar burda yaşlandıkça demek istiyor) güneşe olan hassasiyetim arttı, lekelenmelerim çoğaldı. Bu konuyu uzun uzun anlatmayı çok isterim ama çok sıkılırsın biliyorum. Tüm bu hepsini saymadığım sebeplerden ötürü yaz aylarında kuzey bize iyi geliyor. Tatillerimizi de genelde kış döneminden planlarız, hem belirsizlikten kurtulmak için hem de daha uygun fiyatlara tatil yapabilmek için. Bu defa Peer Ole`nin CISV kampına Costa Rica`ya gidecek olması ve bunun da neredeyse bayrama denk gelmesinden dolayı o haftayı boş bırakıp, sonradan da "biz de kaçalım ya birkaç gün" dediğimizde geç kalmıştık haliyle. İlk aklıma gelen yer Çamlıhemşin oldu ancak bayramda aklına burası gelen tek uyanık ben olmadığımdan yer bulmak ne mümkün! Daha önce gittiğimiz yerleri de eleyince ülke dışından alternatiflere kaydık, uçuş, bilet vs. bakınırken tesadüfen Tallinn`i gördüm. "Orası tam olarak nerde yaaa" diye başladığım kısa çaplı araştırma 1-2 tık ve birkaç fotoğraftan sonra karar verildi: evet Tallinn`e gidiyoruz ahali!
kahve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kahve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Eylül 2016 Çarşamba
Yaz Özeti, Kahve Çuvalı... Hayat!
Okul zilinin sesini duyduğumuza göre sahalara dönme vakti gelmiş demektir. Arada çabalamadım değil, halihazırda bekleyen, taslak olarak kaydedilmiş elimin altında birkaç post vardı hep. "Yayınla" demeden önce bir kez daha okuyunca ya beğenmedim ya da şurasını değiştireyim deyip bir daha dokunmamak üzere beklemeye aldım. Sanırsın yazdıklarımla dünyayı kurtarıyorum, altı üstü 3-5 kişi kaldık blog okuyan, yayınla gitsin:)
9 Temmuz 2012 Pazartesi
Not Etmelik Adresler
Bir yere gidiyorsam önce büyük taşı koyarım sonrasını da boş bırakmam, ziyan olmasın hesabı:)
Geçen hafta sergi bahanesiyle gittiğim Karaköy tarafında uğramam gereken bir adres vardı: Kağıthane! Adı her şeyi söylüyor zaten, bilmeyenler için internet sitelerindeki sloganı dükkanı anlatıyor:
Bu hipnoz cümlesi kafamda, Karaköy şubesinin de olduğunu duyunca tam benlik olan bu dükkanı listeye alıp İstanbullu edasıyla çok da aramadan buldum. Minik bir dükkan ama kağıt tutkunları için alış veriş yapma potansiyeli yüksek. Ne ayakkabı, ne kıyafet dükkanı.....hiçbir dükkanda bu kadar vakit geçirmem. Beni cezbetmez, benim için ihtiyaç zamanı gidilecek yerlerdir."buradaki hiçbir şeye gereksinimin yok, ama gördüğünde hepsini birden isteyeceksin"
Kağıthane öyle mi, bir baktığıma tekrar bakıyorum. Defterler, bardak altlıkları, Amerikan servisleri, magnetler, kartlar....hepsi %100 Türk malı! Aklınıza gelebilecek kağıttan yapılmış, bazıları İstanbul temalı ürünler, kağıt dışında el yapımı porselenlere de göz takılmıyor değil. Ufacık dükkanın içinde kaç tur attım:) "Bir şey almalıyım" hissiyle çok gerekli(!) olduğunu düşündüğüm geri dönüşmüş defter, "s" harfli deftercik, Tekel kibrit kutusu baskılı defterler, kedili kart, çocuklara isim-hayvan-bitki oyun kağıtlarını aldım, bazıları hediye olacak. Adamlar haklı, başa dönersek; hiçbir şey gereksinim değil ama hepsini almak istersin!
E ne yapalım, herkesin bir defosu var:)
Blog takipçisi iseniz "a ben bu Kağıthane`yi bir yerlerde daha okudum" diyebilirsiniz, ki muhtemelen o yerlerden biri de budur!
Ek olarak kurcalamak isterseniz adresler:
Karaköy Dükkan: Kemankeş Caddesi No:11 Karaköy/İstanbul
Twitter: kagithanecomtr
Pinterest: Kagithane
Facebook: Kağıthane Hauseofpaper
Hazır oralara kadar gitmişken bir adres daha var atlanmaması gereken: Julius Meinl, telaffuzu zor olduğundan asıl adıyla Karabatak!
Hikaye kısaca bu ve Julius Meinl logosu kahveyi Viyanalılarla tanıştıran Osmanlı`ya ithafen çizilmiştir.
Tam bir kahve tiryakisi olduğumu söyleyemem. Ama benim için bir şeyin hakkını vermek, içerken keyif almak önemli. Dolayısıyla 'coffee to go' tarzı kahveler, kağıt, plastik içinde sunulanlar bana göre hiç değil. Nasıl ki rakı için rakı masası, çay için ince belli bardaktan sallama olmayan çay benim olmazsa olmazımsa kahve için de hakkını vermek lazım diye düşünürüm.
Türk Kahvesi severim, bazen de evimde filtre kahve içerim. Ama Viyana`ya gittiğimde kahvelerin tadına gerçekten doyamadım. Sadece tadından değil, kahve kültüründen de etkilendim sanırım...
Karabatak`a geri dönersem; eski bir torna atölyesi olan bu yüzyıllık bina uzun bir tadilat sonunda yenilenerek bugünkü haline gelmiş. Karabatak, adı gibi arka sokaklara saklanmasına rağmen bulmak hiç zor değil.
Menü kahve ağırlıklı olsa da çay da mevcut. Bunun yanı sıra karnınızı da doyurabilirsiniz tabii ki.
Çok hoş ve sakin bir ortamda harika kahvenizi içip kitabınızı okumak veya kablosuz internetten de yararlanmak mümkün. Yolunuz düşerse diye adres aşağıda:
Kemankeş Mahallesi
Kara Ali Kaptan Sokak 7 Karaköy
www.karabatakkarakoy.com
---------------------------------------------------
Başka başka Semi`den ne haber?
Hafta sonu CISV`den iki çocuk misafirim olacak. CISV nedir, hangi ülkeden gelecekler, onları nereye götüreceğim, benimkilerle birlikte toplam dört erkek çocukla huni takmadan nasıl günler geçireceğim diğer post konusu olsun:)
15 Kasım 2011 Salı
Geriden Takip
Bayram da geçtikten sonra yılbaşı ve Noel ile haşır neşir durumum arttı. Beni takip edenleriniz bilir, diktiğim ve bloğumda gördüğünüz her şey beni yansıtır, benim zevkimdir, renklerimdir. Yani herkes gibi aslında, fikirler, kafamdan geçenler de kendi ihtiyaçlarımdan doğuyor.
Hediye vermeyi çok önemserim, vaktim olduğu sürece plastik mağaza poşetlerinde hediye vermemeye özen gösteririm. İçindeki çok basit olabilir ama sunumu göz doldurmalı. Yukarıda gördükleriniz ve benzerleri bu düşünceyle çıkıyor ortaya.
Kurabiye Adam`ın böylesini ilk kez çalıştım. Hikayenin kötü bitmesine rağmen ailece severiz kendisini, daha önce kurabiye olarak da lüpletmişliğimiz oldu:)
Günlerden pazartesi olmasına rağmen kahve keyfimi eksik etmedim. Yanında çifte kavrulmuş fıstıklı Safranbolu Lokumu eşliği ile keyif doruklarda. Bayramda hangi diyarda gezdiğimi tahmin etmek zor değil herhalde. Biraz annemi ziyaret, biraz da yol üstü olan Safranbolu. Yıllar önce de gittiğim ve çok sevdiğim yer orası, şimdilerde beğendiğim yerleri çocuklarla bir kez daha ve çocuk gözüyle keşfediyorum. 1994 yılından beri Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Safranbolu`yu pek çok yönüyle beğenirken 'keşke' dediğim şeyler de yok değil. Mesela dünyayı saran 'Made in China' salgınından korunması gereken bir yer burası. Böyle bir yerde sadece ve sadece el emeği ve yöreyi anlatan, yöreye ait işler görmek ister gözüm ve paşa gönlüm.
Bu arada "Food Styling" , yemek stilistliğinin neden gerekli olduğunu yandaki fotoğrafı çekme çabalarımda köpüğüyle cebelleşirken anladım. İyi bir kare yakalayana kadar köpüğün güzelliğinden eser kalmadı.
Yanımızda bir de o çok değerli safran bitkisinden getirdik. Bu kadar çabuk açıp güzelliğini sergileyeceğini bilmezdim.
Bilenleriniz vardır mutlaka ama gene de not düşeyim: 80.000 çiçekten yarım kilo safran çıkarılıyor. Kendi ağırlığının 100.000 katı suyu sarı renge boyar. Ağırlığına göre dünyanın en pahalı baharatı, kilosu 15.000 TL! İnanılmaz değil mi?

Gitmeyenler için biraz daha Safranbolu.....

Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılan "İncekaya Su Kemeri". Sonbaharın boyadığı renklerde yürüyüş için ideal!

Gene İzzet Mehmet Paşa tarafından 1797`de İngiltere`den getirtilen saat kulesi günümüzde hala çalışıyor. Saatin bakımını üstlenen aslında kundura ustası olan İsmail Ulukaya kırk yıldır bu işi gönüllü yapmakta olduğunu söyledi.Yarım saatte bir ve her saat başı çalan çanı duyabilirsiniz.
Fotoğraflardan biri de "Bulak (Mencilis) Mağarası" na ait. Türkiyenin 4.büyük mağarası, gerçekten etkileyici. Toplam uzunluğu 6042 metre. Birbirine bağlı 3 kattan oluşuyor ve mağaranın sadece 400 metresi ziyarete açık.
*Safranbolu fotoğrafları eşimden, teşekkürler kendisine:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

