Bir önceki postun tarihine baktım, YUH dedim sesli olarak. Mazeretlerim var elbet; öyleydi, böyleydi, şöyleydi...Kabul,
"iyi bir blogger nasıl olmalı" tarzı dönem yazılarına göre durumum pek parlak değil, örnek blogger hiç değilim:) İddia da fışkırmıyor her yerimden; kasmıyorum kendimi, onu şöyle yazmalı, bunu da bilmem ne yapmalı, haftada X sıklıkla olmalı, takla atıp bir de amuda kalkmalı...
Takılmıyorum böyle şeylere, dikkate aldığım birkaç husus var hepsi bu: yazı yazarken özenli olmak, hiç olmazsa ortalama bir fotoğraf kalitesini tutturmak. İçerik mi? O kendiliğinden geliyorum diyor zaten:)
Bir nevi öyle diyelimEtrafında 'ecnebi' birileri olan herkes bilir; artık bir kültür elçisi olursunuz, ülkeniz ve diliniz hakkında her şeyi bilmeniz şarttır, nedenleri/niçinleri cevaplamanız beklenir sizden, kendinizin bile bunca zamandır farkına varmadığı şeyler birden soru şeklinde karşınızda 'gulyabani' gibi durur...Hele ki bu ülke Türkiye ise işiniz daha zordur belki de. Paradokslar ülkesi, her yerinden başka bir kültür fışkıran, batılı ama oryantal (ya da tersi), doğrusu/yanlışı belli olmayan, günü kurtaran çözümlerin başrolü kaptığı, sıcak insanların yaşadığı (bilmediği yolu bile tarif edecek kadar sevecen hatta), sürprizlerle dolu, dinamiği hiç eksik olmayan....gibi ne ifadeler kullanılır daha...Ben alışkınım tüm sorulara, genelde gardımı alır beklerim:)
Bazen yarım-yanlış bilgilerle karşılaşırsınız, bu belki de en kötüsüdür. Hiç bilmeyen birine anlatmak çok daha zevklidir, kolaydır ama iş biraz bilen ve o bildiğini de aslında yanlış bilen biriyse işiniz çok zor. Ön yargı dediğimiz şey devredeyse Einstein`ı anmaktan başka artık yapacak bir şey kalmamıştır.
Sözü geçen ziyaretçileriniz, dostlarınız belli bir yaşın üstündeyse bir bakarsınız kendinizi bazen bir film karesinde bulursunuz, ki hiç tavsiye etmem:)
Sadet mi?Misafirler buralara ilk kez gelmediğinden ve görülebilecek tüm tarihi ve turistik yapıları, çarşı-pazarı gezdiğinden görmedikleri yerler öncelik kazandı.
Yolumuz Merinos`tan geçti:
Bir dönem faaliyet gösteren
Merinos İplik Fabrikası`nın enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulmuş olan tesis artık eylül ayından beri
Enerji Müzesi olarak halka açık. Fabrikanın aktif olduğu dönemle ilgili birçok bilgiye sahip olabileceğiniz gibi, elektrikli motorla çalışan otomobil, rüzgar enerjisi, o dönemde kullanılan radyo, tv, çamaşır makineleri, pikap vs. sergilendiği bölümlerin de olduğu müze detaylarıyla birlikte özenle hazırlanmış. (Açıklamaların sadece Türkçe yazılması tek kusuru olsun.) Giriş ücretsiz, umarım çok sayıda ziyaretçi çeker diyerek oradan ayrılıp gene aynı yerde olan Türkiye`nin ilk
Tekstil Sanayi Müzesi`ne geçtik.
Açılışını
Atatürk`ün yaptığı Merinos Fabrikası, aynı zamanda Atatürk`ün yaptığı son açılış (02.02.1938) olma özelliği taşıyor. 7 bin metrekarelik alanda oluşturulan
Türkiye`nin ilk Tekstil Sanayi Müzesi, faaliyette bulunduğu süre boyunca toplam 18 bin kişiye istihdam sağlayan Merinos`un önemli sanayi taşlarından biri olarak dönemi çok iyi anlatıyor. Yünün işlenmesinden, iplik haline gelmesi ve konfeksiyon olarak sunulmasına kadar her aşamanın anlatıldığı müze, aynı zamanda pek çok anıyla dolu.
Gezerken, o havayı koklarken, Türkiye için ne kadar önemli bir sanayi adımı olduğunu çok net anlayıp, neden Cumhuriyet tarihinin sembol işletmelerinden biri olduğuna tanıklık ediyorsunuz. Sadece üretimle değil, sosyal yaşamıyla, spor kulüpleriyle tüm bölgeye katkı sağlayan Merinos`un tarihine yakından bakmak isteyenler yollarını bir şekilde Bursa`ya düşürsünler...
Son zamanlarda böyle özenli, detaylı hazırlanmış müzeler görünce seviniyorum. Genel sıkıntı buraları yaşatmak, güncel kılmak. Bu da bizlerin müzelere gitmesiyle mümkün, ne yazık ki gezerken çoğu kez sadece okul gruplarını görebiliyoruz. Mevsim itibari ile dışarılarda daha az gezilecek madem, etrafınızdaki müzelere gidin, sergileri kaçırmayın diye de mesajımızı verelim:)
Gezme-görme işini şimdilik burada bırakıp başka sulara akıyorum:)
Biraz da hörgüçten
Şu eylül-ekim aylarına neler sığdı neler...Kaç doğum günü, kaç misafir, kaç yemek, kaç gezip tozma, kaç film...Bitmedi, bitmesin de zaten:) Arada kaçıp kendimi de oyalamadım değil:) Basit şeyler, çok uzun vakit ayırmadığım, çabucak sonuç alınabilen.
Çocukların küçülen kalemlerine uzun zamandır el koyuyorum hep. Öyle ya da böyle çöpe atmak içime sinmiyor.
Örnekleri çok sağda solda, neler yapıldığı, nasıl yapıldığı...Kısaca şu: Küçülmüş kalemler biraz daha düzgün olsun diye açılır, ince uçlu bir matkapla delinir. Gerisi nasıl isterseniz öyle:)
Uçlardan cilde renk bulaşmasın diye yakında bulunan yapıştırıcıyla ince bir tabaka sürdüm bu arada. (başka bir şey de kullanılabilir.) Böyle çalışmalar benim için olası şeyler, daha önce pastelleri de değerlendirmiştim. (bkz.
Pastellerin Kalpli Sonu) Aranızda başka fikir sahipleri varsa seve seve kabul, yapmayı deneriz ev halkıyla:)
Sevdiklerinizle birlikte, gönlünüzce bir Kurban Bayramı geçirmenizi diliyorum. Sonrasında Cumhuriyet Bayramı`nı da coşkuyla kutlamayı unutmayalım...