Yazının başlığıyla fotoğraf arasındaki ilişkiye hemen açıklık getireyim: Evet, konumuz ekmek. Fotoğraftaki ise bir sanat projesi olarak ekmeğe bakışımız. Geçen yazıda anlattığım ve çok etkilendiğim ilginç sergi için Museum für Kunst und Gewerbe Müzesi`nden tam çıkmak üzereyken aslında serginin devamı olan böyle bir çalışma ile karşılaştım. Bu asılı olan 440 adet yanık tost ekmeği bize bir şeyler anlatıyor: ekmek israfı!
Sion Heo und Dominic Domingos, Toast als Medium
Hamburg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hamburg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Ekim 2017 Pazartesi
21 Eylül 2017 Perşembe
Kafamızı Kurcalayan Sorulara Çözüm Arayışları: Food Revolution 5.0
Geçtiğimiz ay birkaç hafta Hamburg`daydım. Her defasında olduğu gibi bu kez de sizi önce alıp bir sergiye götürüyorum. Biraz kafa karıştırıcı, düşündürücü, kimi zaman ürkütücü ve ne yediğimizi ve gelecekte ne yiyeceğimizi sorgulayan bir sergi. Dolayısıyla bu hepimizi ilgilendiren bir konu. Geleceğin gıdası üzerine: Food Revolution 5.0
30`dan fazla uluslararası tasarımcı oturup gelecekte bizi ne bekliyor sorusuna kafa yormuş:
Mesela herkes kendi marulunu oturma odasında yetiştirse, 3D yazıcıdan yiyeceklerimizi hazırlasak, böcek çiftlikleri kursak, tavuklara taktığımız VR gözlükle harika bir çiftlik hayatı hayal ettirip bir parça özgürlük versek... Nasıl olur? Düşüncesi bile sarsıyor insanı. Sergi aynı zamanda yeme alışkanlıklıklarımızı, tüketim zincirini, hayvansal gıdanın geldiği noktayı bir güzel kurcalayıp kafamızı allak bullak edip kapı önüne bırakıyor. Sergiden vegan olarak çıkmak ise yüksek ihtimal.
Sergide yer alan tüm çalışmaları değil, çocuklarla benim en çok etkilendiğimiz birkaç örnekle sizin de kafanızı karıştırmaya niyetliyim bugün.
30`dan fazla uluslararası tasarımcı oturup gelecekte bizi ne bekliyor sorusuna kafa yormuş:
Mesela herkes kendi marulunu oturma odasında yetiştirse, 3D yazıcıdan yiyeceklerimizi hazırlasak, böcek çiftlikleri kursak, tavuklara taktığımız VR gözlükle harika bir çiftlik hayatı hayal ettirip bir parça özgürlük versek... Nasıl olur? Düşüncesi bile sarsıyor insanı. Sergi aynı zamanda yeme alışkanlıklıklarımızı, tüketim zincirini, hayvansal gıdanın geldiği noktayı bir güzel kurcalayıp kafamızı allak bullak edip kapı önüne bırakıyor. Sergiden vegan olarak çıkmak ise yüksek ihtimal.
Sergide yer alan tüm çalışmaları değil, çocuklarla benim en çok etkilendiğimiz birkaç örnekle sizin de kafanızı karıştırmaya niyetliyim bugün.
26 Şubat 2016 Cuma
Hamburg Sürprizi
Hamburg`a ilk kez bu kadar kısa bir ziyaret yaptık. Her şey çok sıradan bir kahvaltı sırasında çıktı. Annemin rahatsızlığını, aile büyüklerini, yaşlarını konuşurken konu döndü dolaştı yakında doğum günü olan Hamburg`daki dedemize geldi. 75 yaşına basacaktı. Ağzımdan şöyle bir cümle çıkıverdi: "aslında gidip kapıya dayansak nasıl güzel bir sürpriz olur, ne şaşırırlar!" Tabii ben bunu söylerken 15 gün sonrasını düşünüp konuşmamıştım, öylesine ortaya atılmış bir cümleydi. Çocuklar atladı bu düşüneceye, eşim duygusala bağladı, "geciktirmeyelim, daha kaç doğum günü kutlayabiliriz ki birlikte" falan filan derken kendimizi internetten bilet alırken bulduk.
20 Şubat 2014 Perşembe
İğnedeki Sanat
Bir dünya düşünün, küçük! Çok küçük, ne kadar küçük olabilir ki diye sorarsanız; iğne deliği kadar derim! Evet, bildiğimiz dikiş iğnesi; ne artısı var, ne eksisi...
Kim bu 'deli'?
Willard Wigan, 1957 Birmingham/İngiltere`de doğar. Küçükken disleksi yani öğrenme bozukluğu teşhisi konur, arkadaşlarının ve çevresinin kendisiyle dalga geçtiği zor ve yalnız bir çocukluk dönemi geçirir. Sanat hikayesi ise henüz beş yaşındayken karıncalara ev yaparak başlar. Şöyle ifade ediyor:
“It began when I was five years old,” says Willard. “I started making houses for ants because I thought they needed somewhere to live. Then I made them shoes and hats. It was a fantasy world I escaped to. That’s how my career as a micro-sculptor began.”
Küçük şeyler, hatta bizim "hiç" olarak gördüğümüz ne varsa onun ilgisini çekiyor, geniş bir fantezi dünyasıyla birleşince ortaya akıl almaz işler çıkırıyor. İğne deliğine veya toplu iğne başı üzerine yaptığı heykelcikler ya da sahneler ancak mikroskop altında görülebiliyor. (0,005 milimetreden küçük) Hangi malzemelerle yaptığına inanamayacaksınız; halı tüyü, uçuşan toz tanecikleri, örümcek ağı, kum tanesi, ölü bir sinekten aldığı kıl (ki konuşmasında bu kılı boyamak için fırça olarak kullandığını söylüyor. Bazen de kendi kirpiğini), cam kırıkları, naylon, hatta altın...
Hamburg`da bulunduğumuz geçtiğimiz aralık ayında tesadüf sonucu bu sergiden haberim oldu. Çok kısıtlı bir süre orada olacağımız için çok fazla müze ya da sergi gezmeyi planlamamıştım. Ama Hamburg gibi bütünüyle şehirleşmiş bir yerden bahsediyorsak olup biten hemen hemen her şeyden istemeseniz de haberiniz olur. Yemek yediğiniz yerde, bir şeyler içtiğiniz kafede ya da herhangi başka bir mekânda broşür, sanat gazetesi, sergi iânları içeren kartlar vs. ile karşılaşmanız olası.
İşte böyle bir günde, yemeğimizi beklerken elime aldığım şehirdeki etkinliklerden bahseden bir sanat dergisini karıştırırken bu sergiden haberim oldu. Özellikle "iğne deliği" kısmını okuyunca iki elim kanda olsa gidecek duruma geldim:)
Çocuklar için mikroskoptan bakıp neler olduğunu keşfetmek, tüm detayları farkına varmak işin en güzel ve eğlenceli kısmıydı. Kimi zaman sadece tek bir figür, kimi zaman da bir masal sahnesi ya da tarihten alıntılar görmek mümkündü. Olayın ne boyutta olduğunu duvardaki ekranda kendi anlatımından izledim. Şöyle ki; kullandığı malzemeler bir yana, yaparken kalp atışlarını hesaba katarak yapması, nefes alıp verişlerini kontrol altında tutmasının ne denli önemli olduğunu vurguluyor, mükemmele ulaşmak için yıllarca çalıştığını, kalp atışlarını yavaşlatmayı öğrendiğini belirtiyordu.
Fotoğraf çekmek yasak olduğundan doğal olarak eserlerin fotoğrafları yok, izinsiz olarak başka yerlerden de kopyalamak istemiyorum. Kendi internet sitesinden bazılarını görebilirsiniz ama mutlaka videoları izleyin derim. Özellikle TED`e konuşmacı olarak katıldığı videoyu. Konuşma dili, anlatımı, esprileri çok hoş... (aşağıda link olarak mevcut)
Geçenlerde bu sergi hakkında bir blog dostuna yorum olarak: "bazı insanlar insan değil!" yazmıştım. O da bana: bağzı insanlar çok "şey" yazmıştı!
Dünya küçük, hatta çok küçük...Willard Wigan adını not edin, çalışmalarını bir yerlerde görürseniz mutlaka uğrayın, sakın kaçırmayın...
31 Aralık 2013 Salı
İsigami - Bölüm II
İkinci bölüme girmeden İsigami`nin birinci bölümünü bilmeyenler için hemen bir hatırlatma linki vereyim: http://www.mutlueller.com/2013/10/konumuz-isigami.html
Evet, biz İsmet Apaydın ile buluştuk Hamburg`da. Bu dar zamanda karşılıklı planlarımızın uyması ise büyük bir şanstı aslında.
Noel tatilinden dolayı çalışmadığı bir gündü ama biz yine de Hamburger Kunsthalle yani Hamburg Sanat Müzesi`nin kafesinde buluştuk. Daha önceki yazışmalarımızdan onun yaratıcı olduğu kadar içten ve sevecen biri olduğunu düşünmüştüm, ki hiç yanılmadığımı gördüm.
Biz biraz muhabbet ederken çocuklar merakla İsigami`yi beklediler elbette. İsmet Bey bir ara kalkıp masaya geri geldiğinde elinde kocaman bir poşet vardı. Çocukların şaşkın bakışlarıyla Matruşka misali içinden İsigamiler çıktıkça çıktı. Hepsini gruplara ayırmış, bana da içinde harika İsigami figürlerinin olduğu şık bir kutu kısmet oldu. Çocuklar için hazıra konmak yok, onlara İsigami yapmaları için bir torba dolusu müzenin giriş biletinin koçanlarından getirdi. Yani İsigami için temel malzememiz.
İsmet Bey sabırla İsigami`nin en temel taşından başladı anlatmaya, biz de uslu öğrenciler olarak bir yandan yaptık. Bu arada soruma karşılık olarak figürleri hiçbir yere çizmeden ya da ön hazırlık yapmadan tamamen kafasında nasıl hayal ediyorsa öyle yaptığını öğreniyorum. Yaratıcılığı ve el çabukluğu zaten takdir edilesi...
Müzedeki İsigami kurslarının aralıklı olarak devam ettiğini ve kurslara katılanların çoğunun orta yaş üstü olduğunu söylüyor İsmet Bey.
Merak ettiğim konulardan biri de İsmet Bey`in daha önceleri Origami ile ilgilenip ilgilenmediğiydi. Hayatında hiç Origami yapmadığını net bir şekilde belirtti.
Çocuklar sevdi mi diye sorarsanız abartmadan söyleyebilirim ki, bayıldılar! Origami onlar için yabancı değil, çok severek yapıyorlardı. Ancak İsigami`yi çok daha yaratıcı ve ilginç buldular. Herhangi bir talimata bağlı kalmadan birleştirmeyi ve bir figür oluşturmayı çok daha özgür bulduklarını söylediler. Buluşmadan dönerken metroda bile yaptılar, eve geldiğimizde henüz ayakkabılarımızı çıkarmadan babaanne ve dedeye anlattılar, gösterdiler. İsmet Bey`in yakınlığının, anlatışının ve sempatik tavırlarının İsigami`yi sevmelerindeki payı büyük elbette.
Ve güzel bir haber: Önümüzdeki yaz İsigami`nin kitabı çıkacak! Bu heyecanlı haberi de bu buluşma vesilesiyle öğrenmiş oluyorum.
İsmet Bey`e bize zaman ayırdığı için tekrar çok teşekkür ediyorum. İsigami kitabı ile büyük kitlelere ulaşıp ve çok başarılı olacağına gönülden inanıyorum.
İsmet Bey`in yaptığı yeni figürleri, bazen de videoları blogundan takip edebilirsiniz.
http://isigami.blogspot.com/
Not: Bu yılın son postu olmasından dolayı yeni yıl dileklerimi de ileteyim, duymayan kalmasın:)
Öncelikle hepimize hayallerimizin peşinden koşmak için sağlıklı bir vücut, sağlam bir kafa diliyorum. Ülkemiz için temiz bir yıl dilerken; her tür yalan dolana, hukuksuzluğa, haksızlığa, ırkçılığa, kadın şiddetine, çocuk istismarına, homofobiye vs. karşı durabileceğimiz güç ve sabır diliyorum.
Tüm fotoğraflar bana aittir, lütfen izinsiz kullanmayınız.
Evet, biz İsmet Apaydın ile buluştuk Hamburg`da. Bu dar zamanda karşılıklı planlarımızın uyması ise büyük bir şanstı aslında.
Noel tatilinden dolayı çalışmadığı bir gündü ama biz yine de Hamburger Kunsthalle yani Hamburg Sanat Müzesi`nin kafesinde buluştuk. Daha önceki yazışmalarımızdan onun yaratıcı olduğu kadar içten ve sevecen biri olduğunu düşünmüştüm, ki hiç yanılmadığımı gördüm.
İsmet Bey sabırla İsigami`nin en temel taşından başladı anlatmaya, biz de uslu öğrenciler olarak bir yandan yaptık. Bu arada soruma karşılık olarak figürleri hiçbir yere çizmeden ya da ön hazırlık yapmadan tamamen kafasında nasıl hayal ediyorsa öyle yaptığını öğreniyorum. Yaratıcılığı ve el çabukluğu zaten takdir edilesi...
Müzedeki İsigami kurslarının aralıklı olarak devam ettiğini ve kurslara katılanların çoğunun orta yaş üstü olduğunu söylüyor İsmet Bey.
![]() |
| Kai Felix ve Peer Ole`nin yaptığı ancak henüz isimlendiremedikleri İsigami figürleri |
![]() |
| İsmet Bey`in beraberinde getirdiği, bazılarını bana hediye ettiği figürler |
Ve güzel bir haber: Önümüzdeki yaz İsigami`nin kitabı çıkacak! Bu heyecanlı haberi de bu buluşma vesilesiyle öğrenmiş oluyorum.
İsmet Bey`e bize zaman ayırdığı için tekrar çok teşekkür ediyorum. İsigami kitabı ile büyük kitlelere ulaşıp ve çok başarılı olacağına gönülden inanıyorum.
İsmet Bey`in yaptığı yeni figürleri, bazen de videoları blogundan takip edebilirsiniz.
http://isigami.blogspot.com/
Not: Bu yılın son postu olmasından dolayı yeni yıl dileklerimi de ileteyim, duymayan kalmasın:)
Öncelikle hepimize hayallerimizin peşinden koşmak için sağlıklı bir vücut, sağlam bir kafa diliyorum. Ülkemiz için temiz bir yıl dilerken; her tür yalan dolana, hukuksuzluğa, haksızlığa, ırkçılığa, kadın şiddetine, çocuk istismarına, homofobiye vs. karşı durabileceğimiz güç ve sabır diliyorum.
Mutlu Yıllar!
Tüm fotoğraflar bana aittir, lütfen izinsiz kullanmayınız.
22 Ekim 2013 Salı
Konumuz: İsigami
Hamburg`da bir müzede kahve içip beklerken tanıştım İsigami ile. Elime aldığım Hamburg müzelerinin yaz programlarının tanıtıldığı dergiyi incelemeye henüz başlamışken önce başlık dikkatimi çekti. Origami`yi bilmeyen mi var, peki ya "İsigami"de neyin nesi diye okurken İsmet Apaydın ismiyle daha çok meraklandım. Adres Hamburger Kunsthalle idi, Hamburg Sanat Müzesi.
Elimde bu dergiden kopardığım sayfa, kafamda nedense eksik olan "hadi kalk git" diyen ses. Zaman zaman gölgesine sığınsam da bahanelerin, aslında bu kendini aldatma halini pek de sevmem. Bir şeyi istersin ve yaparsın! Sonuç; öyleydi böyleydi derken bir türlü gidemedim, gitmek ve tanışmaktı oysa ki niyetim. Sonrasında ben döndüm ama orada kalan aklımı rahatlatmak için İsigami yaratıcısı İsmet Apaydın`nın blogu sayesinde mail adresini bulup yazışmaya başladım. İsmet Bey`in samimiyetle anlattığı hayat hikayesiyle birlikte İsigami`nin de nasıl ortaya çıktığını daha net öğrenmiş oldum.
Tüm fotoğraflar İsmet Apaydın`ın izniyle kullanılmıştır.
Elimde bu dergiden kopardığım sayfa, kafamda nedense eksik olan "hadi kalk git" diyen ses. Zaman zaman gölgesine sığınsam da bahanelerin, aslında bu kendini aldatma halini pek de sevmem. Bir şeyi istersin ve yaparsın! Sonuç; öyleydi böyleydi derken bir türlü gidemedim, gitmek ve tanışmaktı oysa ki niyetim. Sonrasında ben döndüm ama orada kalan aklımı rahatlatmak için İsigami yaratıcısı İsmet Apaydın`nın blogu sayesinde mail adresini bulup yazışmaya başladım. İsmet Bey`in samimiyetle anlattığı hayat hikayesiyle birlikte İsigami`nin de nasıl ortaya çıktığını daha net öğrenmiş oldum.
İsmet Bey, 1956 yılında Koyulhisar/Sivas`ta dünyaya gelir, 1-2 yaşlarında ailesiyle birlikte Ankara`ya göç eder. İlk, orta, lise eğitimini Ankara`da tamamlar ve üniversite hayatına ise büyük bir heyecanla Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Mimarlık Bölümü`nü kazanarak başlar.
Ancak daha 2.sömestre sonrasında eğitim hayatı kesintiye uğrar. Ülkenin içinde bulunduğu siyasi kargaşa nedeniyle artık eğitimine devam etmesi imkansızdır ve bunun üzerine 1980`li yılların başında tahsiline devam etmek amacıyla Hamburg`da yaşamını sürdüren ablasının yanına gider. Hamburg Üniversitesi`nin onayı ve daveti ile öğrenci pasaportu da alır.
Hikayenin bundan sonrasını daha doğrusu İsmet Bey`in kaderini değiştiren olay ise Almanya`ya girişte yaşanır. Pasaport kontrol memuru keyfi bir şekilde İsmet Bey`in yasal hakkı olan öğrenci pasaportunu iptal eder ve pasaporta turist damgası vurur!
O zamanlar henüz 24 yaşında olan İsmet Bey Hamburg`da kalmayı başarır ancak tahsiline devam edemez. Hayatında kendisine yeni bir yol çizmesi için çalışması ve para kazanması öncelik taşır. İş şartları, ailevi sebepler derken hem çalışıp, hem de tahsiline devam etmesi mümkün olmaz. Kendi deyimiyle "Almancı olduk yani"diyor. Çeşitli işler yapar, bundan 10-12 sene önce ise Hamburger Kunsthalle`de müze görevlisi olarak çalışmaya başlar.
Bu başlangıç dönüm noktası olur onun için. Geçmişinde amatör olarak sanatla da uğraştığından (resim, şiir, tiyatro, heykeltraş) burada çalışmaktan mutlu ve ayrıca gurur duyuyor. Bundan yaklaşık yedi yıl önce Kunsthalle`nin bilet koçanlarını kesmeden, yapıştırmadan sadece katlayarak, bükerek ve yuvarlayarak yaptığı modülleri birbirinin içine sokarak küçük figürler üretmeye, beğenen mesai arkadaşlarına ve müzeyi ziyarete gelen çocuklara hediye etmeye başlar.
İşte İsigami böyle doğar. Kendi geliştirdiği bu kağıt katlama tekniğine arkadaşlarının kendisine kısaca "İsi" demesinden ötürü "İsigami" adını verir. Origami`den ayrılan özelliği ise İsmet Bey`in sadece ve sadece 25 x 64 mm. ebatlarındaki müze giriş bileti koçanlarını kullanması.
Bir süre sonra tesadüf sonucu Alman NDR kanalında film yapımcısı olan Jan Gehrken sayesinde İsigami ilk kez Alman izleyici ile buluşur, arkasından ZDF, NDR Logo gibi diğer kanal ve TV programlarında yer alır, İsigami ile ilgili ropörtajlar da yapılır. Örneğin, GEO Lino, Welt am Sonntag, MorgenPost gibi...
Hamburger Kunsthalle Direktörü Hubertus Gaßner`in isteğiyle bu şansı değerlendiren İsmet Bey, iki yıl önce ilk İsigami sergisini Kunsthalle`de açar. Ziyaretçiler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanır. Yaklaşık dört yıldan beri de gene Kunsthalle`de belli aralıklarla İsigami kursları ve 'workshop'lar vermektedir.
İsigami`yi de, İsmet Bey`in hikayesini de çok sevdim. O`nun bir şekilde şanssız başlayan Hamburg yaşamı tabii ki öncelikle kendi müthiş yaratıcılığı ve sonrasında tesadüflerin de yardımıyla İsigami`yi doğurmuş. Buna sadece el becerisi demek yanlış veya eksik olur. Nasıl yaptığını ve yaratıcılığını görünce haksız bir tanım olarak kalır. Kendisine "Lebenskünstler"(yaşam sanatçısı) diyen İsmet Apaydın`nın bilet koçanından başka ne figürler yaptığına bir bakın veya videoları izleyin, İsmet Bey`in blogunda çok daha fazlası olduğunu göreceksiniz. (bkz.İsigami)
Benim için İsigami dosyası kapanmadı. Bir sonraki Hamburg ziyaret listemde Kunsthalle var ve tarihler uyarsa elbette bir İsigami kursuna/atölyesine katılmak şart!Tüm fotoğraflar İsmet Apaydın`ın izniyle kullanılmıştır.
17 Eylül 2013 Salı
Renk Demişken...
Ülke ve dünya gündemi sağ olsun, insanları germeye devam ederken "Semi, sen bize ne anlatıyorsun şimdi" diyenleriniz olabilir okurken. Özellikle homofobisi olanların tansiyonu çıkabilir, benden uyarması.
Geçen hafta gazetelere yansıyan bir haber vardı, çoğumuz okuduk sanırım. (bkz.Bulancak Belediye Başkanlığı`na Aday) Eşcinsel olduğunu açıklayan Can Çavuşoğlu`nun Giresun`un ilçesi Bulancak`ta belediye başkanlığına aday adaylığı idi konu. Gazetelerin haberine göre "kendisini eşcinsel, aktvist, yazar, düşünür,ressam , hümanist ve kadın hakları savunucusu olarak tanımlayan Çavuşoğlu..."nun şansı ne olur, cinsel kimliğinden uzaklaşılıp, sunduğu projelerin ya da fikirlerin eleştirisi yapılabilir mi dersiniz? Yoksa hâlâ "İki gemi eşcinsel geldi" başlığı ile haber yapılan, merdivenlerin renginden bile korkulan bir ülke için bu beklenti yüksek mi?
Bilmem, bilemem...
Geçtiğimiz ay Hamburg`da tesadüf -hiç de meraklı değilim ya- merkezdeki hareketlilik ilgimi çekti. Anlaşıldı ki Christopher Street Day (CSD) kutlamaları için herkes çalışma içindeydi. Neler mi gördüm?
Bu yılın sloganı "Mehrheit für Vielfalt - Du hast die Wahl!"olarak belirlenmiş. (bkz. CSD) Çok renklilik için çoğunluk-seçim sende! gibi tercüme edilebilir. Yaklaşan bir seçim de olduğundan pek çok siyasi parti standını görmek mümkündü, her parti kendi "çok renklilik" politikasını anlatıyor, broşürler dağıtıyordu.
İşin doğrusu benim ilgimi çeken de buydu aslında; bu bir "kendin çal, kendin oyna" durumu değil, katılımcılarıyla birlikte tam bir demokrasi ortamıydı.
Greenpeace Alster Gölü`ne kurduğu şişme buzul ile ordaydı, gençlere uğrayıp imzamızı attık.
Bu afişleri sevdim; yarım yamalak değil! Eşit aşklar, eşit haklar...
Hamburg`un en eski alışveriş merkezi de CSD için hazır. Toplumsal sorunlar "onun, senin, bunun" derdi değil, aslında herkesin sorumluluğu.
Bu haritanın önünde uzun uzun durdum. Kişinin özelinde olan cinsel kimlik bu kadar önemli mi dedirtiyor insana! Kim/neden/nasıl ve ne hakla karar verebiliyor? Bu insan zararlı ve ölmesi gerekir diye! Dünya üzerinde 7 ülkede idam cezası, yaklaşık 70 ülkede hapis cezası var.
Homofobiye karşı bir sanat projesi de yerini almış: bkz. ANDERSRUMportrait®
Bu yıl 27 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında 33. HamburgPride (CSD) gerçekleştirildi. 130.000`den fazla kişinin katıldığı tahmin ediliyor.
Rusya`nın anti-gay yasasını da unutmamışlardı. (Anti-gay yasası olarak bilinen, Putin`in desteklediği, çocukları korumak adına çıkarılan yasa geleneğe aykırı ilişkilerin propagandasının yapılmasını cezalandırıyor, onların yaşamları, hakları konusunda bilgi paylaşımında bulunmak bu yasa ile suç haline gelmiş oluyor. Bu yasadan güç alan homofobik kişilerin, eşcinsel erkeklere yönelik şiddet uygulamaya başladıkları belirtiliyor.)
Geçtiğimiz hafta İstanbul`da LGBT, Rus Konsolosluğu önünde aynı yasayı protesto etti.
Gündüz gezindiğimden akşamla ilgili pek bir şey anlatmam mümkün değilse de, dj performansları, birkaç sahnede konser, dans grupları vs. sinyalini doğal olarak aldım elbette:)
Buradan çıktım; 10 dakikalık mesafede elinde kendisinden büyük bir çarmıh, irice bir adam sokak ortasında bağıra bağıra etrafındaki meraklılara İncil`den bir şeyler anlatıyor, hemen çaprazında Suriyeli kadınlar Ramazan için erzak yardımı toplamaya çalışıyor, diğer köşede gençler yerde oturmuş müzik yapıyor, arada evsizler ve köpekleri, az ötesinde onlara yemek yardımı yapmaya gelen Kızılhaç aracı...
Aslında bir şehir ve onu şehir yapan hikayeler...
Sadece anlattıklarımla kısıtlamayın. Bizlerin her alanda daha çok toleransa, hoşgörüye, saygıya ihtiyacı var. Suriye, Mısır ya da Gezi Parkı... hepimiz tanık olduk, oluyoruz. Olayların boyutu kadar sosyal medyadaki yorumlar da o kadar ürkütücü ve son derece çirkin, okurken insanlığımdan utanıyorum çoğu zaman. İnsanlar birbirlerinin acılarından sevinir hale gelmiş. Neden öyle değil de böyle düşünüyorsun diye birbirini boğazlayan insanlar bir yerlerde karşılaşmayacak mı? Yaşanan acılar için "devede kulak" denip küçümsemeyi ise anlamam mümkün değil!
Katılırsın/katılmazsın 'insan' gibi yorum yapmak çok mu zor ya da en basiti susmak?
Sizce de ters giden bir şeyler yok mu? Biz bu topraklarda böyle mi yaşadık hep?
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Christopher Street Day adını nerden alır?
Onur Haftası Christopher Street Day olarak geçen bu hafta, ABD'de 1970'lerin başında eşcinsellerin baskılar karşısında birkaç gün süren protesto yürüyüşleri ve direnişlerinin sonucunda (Stonewall ayaklanmaları) kutladıkları bir haftadır. İsmini bu direnişlerin yer aldığı New York'taki Christopher Street'ten alır. (kaynak: Vikipedi)
Geçen hafta gazetelere yansıyan bir haber vardı, çoğumuz okuduk sanırım. (bkz.Bulancak Belediye Başkanlığı`na Aday) Eşcinsel olduğunu açıklayan Can Çavuşoğlu`nun Giresun`un ilçesi Bulancak`ta belediye başkanlığına aday adaylığı idi konu. Gazetelerin haberine göre "kendisini eşcinsel, aktvist, yazar, düşünür,
Bilmem, bilemem...
Geçtiğimiz ay Hamburg`da tesadüf -hiç de meraklı değilim ya- merkezdeki hareketlilik ilgimi çekti. Anlaşıldı ki Christopher Street Day (CSD) kutlamaları için herkes çalışma içindeydi. Neler mi gördüm?
Bu yılın sloganı "Mehrheit für Vielfalt - Du hast die Wahl!"olarak belirlenmiş. (bkz. CSD) Çok renklilik için çoğunluk-seçim sende! gibi tercüme edilebilir. Yaklaşan bir seçim de olduğundan pek çok siyasi parti standını görmek mümkündü, her parti kendi "çok renklilik" politikasını anlatıyor, broşürler dağıtıyordu.
İşin doğrusu benim ilgimi çeken de buydu aslında; bu bir "kendin çal, kendin oyna" durumu değil, katılımcılarıyla birlikte tam bir demokrasi ortamıydı.
Greenpeace Alster Gölü`ne kurduğu şişme buzul ile ordaydı, gençlere uğrayıp imzamızı attık.

Bu afişleri sevdim; yarım yamalak değil! Eşit aşklar, eşit haklar...
Hamburg`un en eski alışveriş merkezi de CSD için hazır. Toplumsal sorunlar "onun, senin, bunun" derdi değil, aslında herkesin sorumluluğu.
Bu haritanın önünde uzun uzun durdum. Kişinin özelinde olan cinsel kimlik bu kadar önemli mi dedirtiyor insana! Kim/neden/nasıl ve ne hakla karar verebiliyor? Bu insan zararlı ve ölmesi gerekir diye! Dünya üzerinde 7 ülkede idam cezası, yaklaşık 70 ülkede hapis cezası var.
Homofobiye karşı bir sanat projesi de yerini almış: bkz. ANDERSRUMportrait®
Bu yıl 27 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında 33. HamburgPride (CSD) gerçekleştirildi. 130.000`den fazla kişinin katıldığı tahmin ediliyor.
Rusya`nın anti-gay yasasını da unutmamışlardı. (Anti-gay yasası olarak bilinen, Putin`in desteklediği, çocukları korumak adına çıkarılan yasa geleneğe aykırı ilişkilerin propagandasının yapılmasını cezalandırıyor, onların yaşamları, hakları konusunda bilgi paylaşımında bulunmak bu yasa ile suç haline gelmiş oluyor. Bu yasadan güç alan homofobik kişilerin, eşcinsel erkeklere yönelik şiddet uygulamaya başladıkları belirtiliyor.)
Geçtiğimiz hafta İstanbul`da LGBT, Rus Konsolosluğu önünde aynı yasayı protesto etti.
Gündüz gezindiğimden akşamla ilgili pek bir şey anlatmam mümkün değilse de, dj performansları, birkaç sahnede konser, dans grupları vs. sinyalini doğal olarak aldım elbette:)
Buradan çıktım; 10 dakikalık mesafede elinde kendisinden büyük bir çarmıh, irice bir adam sokak ortasında bağıra bağıra etrafındaki meraklılara İncil`den bir şeyler anlatıyor, hemen çaprazında Suriyeli kadınlar Ramazan için erzak yardımı toplamaya çalışıyor, diğer köşede gençler yerde oturmuş müzik yapıyor, arada evsizler ve köpekleri, az ötesinde onlara yemek yardımı yapmaya gelen Kızılhaç aracı...
Aslında bir şehir ve onu şehir yapan hikayeler...
Sadece anlattıklarımla kısıtlamayın. Bizlerin her alanda daha çok toleransa, hoşgörüye, saygıya ihtiyacı var. Suriye, Mısır ya da Gezi Parkı... hepimiz tanık olduk, oluyoruz. Olayların boyutu kadar sosyal medyadaki yorumlar da o kadar ürkütücü ve son derece çirkin, okurken insanlığımdan utanıyorum çoğu zaman. İnsanlar birbirlerinin acılarından sevinir hale gelmiş. Neden öyle değil de böyle düşünüyorsun diye birbirini boğazlayan insanlar bir yerlerde karşılaşmayacak mı? Yaşanan acılar için "devede kulak" denip küçümsemeyi ise anlamam mümkün değil!
Katılırsın/katılmazsın 'insan' gibi yorum yapmak çok mu zor ya da en basiti susmak?
Sizce de ters giden bir şeyler yok mu? Biz bu topraklarda böyle mi yaşadık hep?
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Christopher Street Day adını nerden alır?
Onur Haftası Christopher Street Day olarak geçen bu hafta, ABD'de 1970'lerin başında eşcinsellerin baskılar karşısında birkaç gün süren protesto yürüyüşleri ve direnişlerinin sonucunda (Stonewall ayaklanmaları) kutladıkları bir haftadır. İsmini bu direnişlerin yer aldığı New York'taki Christopher Street'ten alır. (kaynak: Vikipedi)
28 Ağustos 2013 Çarşamba
"Leg Godt", İyi ki Varsın!
Ne demiş Danimarkalılar, "Leg Godt", "iyi oyna" ya da en iyisi bildiğimiz adıyla LEGO!
Bilmeyen yok; basit olduğu kadar, yaratıcılık ve el becerisi kazanma gibi önemli kazanımları eğlenceyle birlikte bünyede barındıran bir oyuncak markası desek yetmez ama idare eder:)
Lego ile tanışıp, nasıl bir dünya ve oyuncaktan fazlası olduğunu öğrenme sürecim çocuklarla birlikte başladı. Benim çocukluğum yokluk içinde geçti gibi bir 'acıtasyon' yalan olur ancak doğru dürüst bir oyuncakçı da anılarımda yer etmemiş. Olsaydı da Lego olur muydu, ilk olarak ülkemize ne zaman geldi gibi soruların cevaplarını da bilmiyorum. (tahmini 80`li yıllar)
Sonrasında adını duyduğum Lego, benim için sadece bir oyuncak markasıydı, Türkiye`de birbirinin içine geçen aşağı yukarı her oyuncağa söylenen isimdi, pahalıydı ve 'çakma' modelleri boldu.
Bu düşüncenin üzerinden yıllar geçti, son 11 yıldır çocukların büyümesinde her adımda kullandığımız Lego`yu tanıdım, çıkan her modeli hayranlıkla izledim , yenilikleri çocuklar kadar heyecanla takip eder hale geldim. Evdeki en eski Legolar ise eşimin çocukluğundan, yani 50 yıllık nerdeyse!
Discovery Channel idi sanırım, bir gün Lego ile ilgili bir belgesele rastladım. Benim için en ilginç bölümü tasarım ekibiydi. Lego`nun mini figürlerindeki yüzlerin nasıl tasarlandığını anlatıyordu; hırsız, polis, kovboy, itfaiyeci...çizimden önce çocukların gözünde onların nasıl göründüğü araştırılıyor, yani hırsız deyince bir çocuğun aklına nasıl bir yüz, kıyafet, aksesuar geliyor gibi. Çocuklara yaptıkları anketler, sorular eşliğinde şekilleniyor, Lego City`de hangi trenler kullanılacak, gene aynı yöntemle tespit ediyorlar.
Aynı belgeselde dünyada ilk bilgisayar oyunlarının yoğun olarak oynandığı dönemde Lego`nun birkaç yıl zarara uğradığı belirtiliyor, bunu da teknolojiye yenilmeyip Disney film figürlerini ve oyunlarını piyasaya sürerek aştıklarını anlatıyorlardı. Arkasından gelen Lego Teknik ise sadece çocukları değil, büyükleri de peşinden sürükledi. Lego Mimari serisini de bilmeyenler için not düşmüş olayım. Çocuklar bir yana benim favorim Lego City. Piyasayı takip etmek adına çıkardıkları, ismini bile söyleyemediğim o tuhaf karakterleri ise hiç sevmiyorum.
Tekniğe çok meraklı biri olmasam da gaza gelmeye müsaitim demek ki, geçen yıl Peer Ole Lego Teknik serisinden dozeri almaya ikna etti beni. Zırt diye alınacak bir şey değil tabii, bir kısım karne hediyesi gerisi kendi kumbarasından olarak birleştirdik. 4 kişi, 3 günde çalışır hale getirebildik! Yapmaya çalışırken söylendim durdum, arada kendime de kızdım. Nasıl detaylı, tasarımı tam bir deli işi! Bu kadar günden sonra aklımda tek bir soru vardı: "ya çalışmazsa?" Çalıştı ve mutlu son:)
Bu yaz geleneksel Hamburg ziyaretine Lego adını duyunca bir sergi daha ekledik. 3 yıl önce gittiğimiz Danimarka Billund`daki Legoland hafızalarımıza kazınmıştı. Böylesine bir etki beklentimiz olmasa da Hamburg`da geçici olarak Lego Zeitreise sergisi olduğunu gitmeden önce not etmiştim.
Sergi Hamburg Arkeoloji Müzesi`nin bir bölümünde. Çocuklar için giriş ücretsiz, bizim ödediğimiz ücret de sadece sergi değil, müzenin tamamı için geçerli. Rehber eşliğinde gezilebildiği gibi, Lego`dan mamut yapıp doğum günü kutlamak da mümkün:)
"Müzeciliği onlardan öğrenecek değiliz" kıvamında olamıyoruz ülke olarak. Şöyle ki; böyle basit bir Lego sergisi olarak görünen bir sergi bile arkeolojik bulgularla birleştirilerek, dönemler Lego ile inşa edilmiş. Diğer yandan çocukların anlayabileceği şekilde açıklamalarla objeler sergileniyor, yani herkesin kafasında en basit şekilde zaman yolculuğu başlamış oluyor.
Taş Devri, Romalılar, Vahşi Batı, Çin İmparatorluğu, Mısır, Vikingler, Antik Yunan, günümüz şehirleri... Minik detaylar arasında kaybolma oyunu... Bu oyunda çocukların görevi dönemsel yapılmış 12 hatayı bulmak!
Taş Devri`nde pusulanın işi ne? Ya Antik Yunan`da hız tabelası? Sahi duvar saati o dönemde var mıydı?
Çok büyük bir sergi değil ama tüm bu hataları bulmak için birkaç tur atılıyor, arada kopya çekildiğine de tanık oldum ama neyse geçmişi çok kurcalamanın anlamı yok:)
Kapanışta herkes dilediği gibi Lego oynasın, dünyadan kopsun diye oyun köşesine bırakıyorsun çocuğunu, dilersen kahveni iç, gazete-kitap oku. Hatta örgü ören bir anne gördüm! Abartmak serbest yani:)
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ole Kirk Christiansen, Lego`nun kurucusu. Yoksul bir ailenin 10. çocuğu olarak 1891`de Filskov, Danimarka`da dünyaya gelir. Marangozdur, işini kaybettiği bir dönemde, 1932`de tahtadan oyuncaklar yapmaya başlar. Eşinin ölümüyle birlikte 4 oğluyla yalnız kalan Christiansen, tahtadan yaptığı küçük ördekleri çocuklarının çok sevdiğinden ilham alarak üretime geçmeye karar verir. Yani aslında ilk Lego tahtadan! 1949 yılında birbirine geçmeli plastik parçalar haline gelir, 1958`de ise oğlu Godtfred, Lego`nun patentini alır.
28 Ağustos 2012 Salı
Gördüğüm Bir Yana, Ya Göremediğim?
Gereken yapıldı. Gezip görme kısmı bitti, yazma işi en zor etap olarak duruyor önümde günlerdir. (günlerdir? haftadır desem:)) Ufak bir girişle açıyorum konuyu...
Her defasında yeni yeni yerler keşfedip bir türlü bitiremediğim gibi zamanla çocuklarla birlikte şehrin çocuksu yanına da tanık oldum, oluyorum. İnsana bitmeyecekmiş gibi gelen "çocuk sever" mekanlar, her gün başka bir kapı aralar. Dünyanın en büyük minyatür mucizesi model trenler, fen-matematiği deneme yanılma ile öğreten çocuk müzesi, Elbe`de, kanallarda gezinti, içinde geyiklerin, yaban domuzlarının, baykuşların ve birçok kuş türünün yaşadığı doğal parklar, açık hava müzeleri, sürekli yenilenen programlarıyla planetaryum, çocuk tiyatroları, botanik parkı bunlardan akla ilk düşenler...Bazılarına defalarca gittik hiç bıkmadan, her seferinde bakalım bu kez ne var programda diyerek.
Bilinçli ya da bilinçsiz unuttuğum, atladığım detayları zaman içersinde olur da konu denk gelirse açarım tekrar:) Bloglarınıza yoğun değilse bile uğradım zaman zaman, okudum sizleri, özledim tekrar yazmayı. (ve tabii yorumlarınızı) Facebook, Twitter ya da Instagram...Bloğun yeri apayrı benim için:)
Hoş geldim ya da hoş geldiniz beni tekrar okumaya...
Not: Fotoğraf makinesini tembel psikolojisi ağır basıp yanıma almadığımdan fotoğraflar ancak bu kadar oldu. Özür!
Hamburg, 2 milyonluk nüfusuyla Almanya`nın en büyük limanına sahip şehri, aynı zamanda Avrupa`nın çevre dostu şehirler sırlamasında Amsterdam ve Malmö`den sonra üçüncü sırada. Şehir içindeki parklarıyla, Elbe Nehri ve kanallarıyla, tarihi binaları ve müzeleriyle, meşhur St.Pauli bölgesi ile tam bir şehirdir; görülmesi, yaşanılması gereken...Benim için tüm bu özellikleri bir yana yeri bambaşka elbet. Yıllar önce sevgilimin şehri olarak tanıyıp, sonrasında birkaç aylığına Almanca öğrenmek için gidip sayısız anıyla döndüğüm şehri ben hiç yalnız bırakmadım, o da beni.
Aklımızda hiç olmayan ise bambaşka bir deneyim yaşattı bize. Karanlıkta kısa bir süreliğine de olsa görememekti! Nasıl bir duygu olmalı ki, yani hiç mi göremeyiz soruları kafamızda telefonla arayıp randevu aldım. Dialog im Dunkeln ya da Dialogue in the Dark! Konsept basit; gidip karanlıkta görme engelli bir rehber eşliğinde özel hazırlanmış odalarda ormanda yürüyüp, pazarda dolaşıp, şehir trafiğine karışıyorsunuz.
Girişte cep telefonu, ışık ya da parlayan saat vs.benzeri şeyleri bırakmanız isteniyor sizden. Grup 10 kişilikti, karanlığa girince bir ses karşıladı bizi, yumuşak ve içten. Elimizdeki sopaları nasıl kullanmamız gerektiği konusunda kısa bir bilgiden sonra isimlerimizi söyledik. Bir sonraki durakta anladık ki rehber isimlerimizi çoktan ezberlemişti. Girdiğimiz ilk oda ormandı, bastığımız zemin çamur gibi, kulağımızda kuş sesleri. Bir köprüden geçtik, pazar yerine geldik, meyveleri sebzeleri tezgahtan dokunarak isimlerini söyledik. Rehber konuştuğundan onun sesine göre ve bazen de sağ-sol komutlarına göre bulduk yolumuzu. Şehir trafiği ise sanırım bana göre kendimi en çaresiz hissettiğim bölümdü. Korna sesleri, insan curcunası, bir şehir merkezinde olan her türlü kaos...Karşıdan karşıya geçmeye çalışmak beni ürküttü. Son aşamada bir kafeye gelip bir şeyler içtik, gene karanlık ve servis elemanları görme engelli. Bir yandan da soru cevap şeklinde sohbet ettik. Yanımda oturan Kai Felix bir ara kulağıma eğilip "anne burası ne güzel bir yer değil mi?" dedi! Evet, bence de. Çıktık, "gören" dünyamıza geri döndük ama kafamız allak bullak!!! Dünyada 6000 kişiden fazla görme engelliye iş imkanı sağlayan proje bizi çok etkiledi. Öyle ki unuttuk gözlerimizle gördüklerimizi, soranlara anlattığımız ilk şey "göremediklerimiz" oldu!
İstanbul`da da benzer bir yer olduğunu biliyor muydunuz? (bkz. Karanlıkta Yemek)
Freilichtmuseum am Kiekeberg)
Chocoversum)
Hamburg`a gelip Alster`e uğramadan gidilmez! Kanallar bize küsmesin...(bkz.Alster)
Sadece mızıkacılar mı? Böttcherstraße, Schnoor, Bremer Dom, UNESCO Kültür Mirası Bremer Rathaus...Beck`s bira ya da Hachez çikolata, Werder Bremen... (başka başka neler var, bkz.Bremen)
Böyle yerler hiçbir zaman sıkıcı olmaz. "Ben artık tüm hayvanları tanıyorum, ne işim var orada" diyemezsiniz. Hayvanların bazıları yanınızdan geçer, okşarsınız, beslersiniz. Mutlaka bir program vardır; okçuluk eğitimi, rehberli yürüyüş olur, çocuk doğum günleri kutlarsınız, okul grupları için türlü türlü projeler olur, dilerseniz bir gününüzü hayvan bakıcısı olarak çalışarak geçirebilirsiniz...Bizim gittiğimiz gün vaşak günüydü. Vaşak ile ilgili aktiviteler, yüz boyamalar, pati izi çıkarmalar, vaşak beslenmesi vs. (bkz. Wildpark Schwarze Berge)
İstanbul`da da benzer bir yer olduğunu biliyor muydunuz? (bkz. Karanlıkta Yemek)
Freilichtmuseum am Kiekeberg)
Chocoversum)
![]() |
| Alster, bulutlar ve biz.... |
![]() |
| Bremen! Mızıkacılar bildiğimiz gibi, sessiz sedasız duruyorlar öylece. Ayaklarını okşayıp dilek tutanlarla meşguller:) |
![]() |
| Wildpark Schwarze Berge: Hayvanları doğal ortamlarında tanımanın en güzel yeri! Müthiş bir orman, çocuklar için salıncaktan, kaydıraktan öte bir oyun parkı... |
![]() |
| Biz mi? Seçmece son haller! |
Hoş geldim ya da hoş geldiniz beni tekrar okumaya...
Not: Fotoğraf makinesini tembel psikolojisi ağır basıp yanıma almadığımdan fotoğraflar ancak bu kadar oldu. Özür!
3 Ağustos 2012 Cuma
Dedim Size, Kaçıyorum!
Kısa bir özet sonucu aslında bu bir "Semi Kaçar" postudur.
Kısa bir süre önce gittiğim The Great Masters sergisini bu kez çocukları bahane ederek tekrar gördüm. Çocuklar için bir sergi veya müze ziyareti sadece ilgi çekici bölümlerden ibarettir genelde. Onlar da öyle yaptı; ilginç bölümleri gezdiler, dinlediler, baktılar ve sonrasında atölye programına da katıldılar. Bu arada not düşmeli buraya: The Great Masters sergisi 27 ağustos tarihine kadar uzatıldı!Bu kadarlık bir gün değildi elbet. Gelen yorumlardan tavsiyelere uyup Karaköy Lokantası ve Ops Cafe de listeye eklendi, dünyanın küçüklüğünü ispatlarcasına iki hoş tesadüf yaşandı:) Kapanışı da İstanbul Modern ile yapalım dedik ve Burhan Doğançay sergisi başta olmak üzere genel bir dolanma hali ile günü bitirdik. Burhan Doğançay sergisini de 23 eylül tarihine kadar İstanbul Modern`de görebilirsiniz.
Paşa gönül ister ki tüm bunlardan beş post yazı çıkarayım. Ama başta dediğim gibi kaçma halindeyim, anlatabileceğim en kısa hali budur.
Sırada 14 yıldır geleneksel hale gelen Hamburg ziyaretimiz var. İki velet ve ben gene yollardayız:)
Hamburg başlı başına anlatılması, üzerinde durulması gereken mekanlarıyla, müzeleriyle başımı döndüren şehir olarak geçer tarihimde. Hep derim, kuzey beni çağırır, severim o havaları. Kimi bazen günlerce kesilmeyen yağmurları....Hımm şimdi mi? Muhtemelen Temel`in tahmin taşını baz alırsam benim taşım ya ıslak olacak, ya sallanacak, ya da gözükmeyecek:)) Altında gölge olursa ne ala!
Not: Araştırmalarıma rağmen bu görselin kaynağına rastlayamadım. Kaynaksız diyelim kendisine:)
22 Temmuz 2011 Cuma
"Hacker" Oldum Galiba!
Havanın sıcaklığı tüm yurdu iyice ele geçirmiş, özellikle benim gibi sıcağı sevmeyenleri bezdirmiş ve ezmişken, zaman zaman da olsa hareket edip tembellik bulutlarını üzerimden kovalayabiliyorum. Az da olsa biraz dikiş makinesine merhaba diyebiliyorum mesela. (sonraki kayıt belki de bu dikiş meselesi ile ilgili olacak, kim bilir?) Ama bugün size değerli(!) kolyelerimi artık 'gömü' olarak saklamaktan sıkıldığımı ve bunların bir IKEA ürünü sayesinde hayata döndüğünü anlatmayı planladım. Beğenip beğenmemek serbest tabii ama bazen de gerçeklerle yüzleşmek gerekir ki tüm dünyada fenomen hale gelen bir IKEA konusu var. Ürünleri bazen tartışma yaratır, bazen esprilere konu olur, bazen de sanatsal çalışmalara. Yaklaşık iki sene önce Hamburg`da "Non IKEA" "Fenomen IKEA" sergisine göz atma fırsatını yakalamıştım.
Özetle, 25 sanatçı ve tasarımcı bildiğimiz IKEA ürünlerini kendi sanat anlayışlarıyla yorumlayıp basit ürünlerden 'sanat eseri' yaratmışlardı. Daha kullanışlı, pratik olması falan değil de içlerinde yarattıkları esprilerdi önemli olan. (yukarıdaki foto tüm ısrarlarıma rağmen dönmeyi reddetti:))
Sergiden fotoğralayabildiğim bazı örnekler:
Bu IKEA meselesini oldukça iyi yorumlayan bir de site var: IKEA HACKERS
Yaratıcı fikirler için mutlaka bir uğrayın....
Ben de sanatsal bir yaklaşımla değil ama tamamen bencilce ve gereklilikten IKEA`nın tencere kapağı tutucusunu kolyelerim için kullanmayı uygun gördüm. (örneklerini belki de gördünüz daha önceleri)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







































